Algıların savaşı
Ortadoğu’da savaşın gürültüsü büyürken dünya kamuoyu çok katmanlı bir bilgi akışıyla karşı karşıya. Cephede füzeler konuşuyor, sosyal medyada görüntüler dolaşıyor, siyasetçiler sert açıklamalar yapıyor. Fakat bütün bu gürültünün içinde en önemli soru hâlâ cevabını arıyor: Bu savaş gerçekten kaçınılmaz mı, yoksa bölgesel dengeleri yeniden kurma girişiminin tehlikeli bir aşaması mı?
Son günlerde sosyal medyada hızla yayılan iddialardan biri İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun öldüğü yönündeydi. Bu söylentiler kısa sürede uluslararası gündeme taşındı. Netanyahu daha sonra yayımladığı bir video ile hayatta olduğunu göstererek iddiaları reddetti. Ancak modern savaşın doğası gereği bu görüntülerin bile gerçekliği üzerine tartışmalar başladı. Çünkü artık savaş sadece cephede değil, bilgi alanında da veriliyor. Yapay zekâ ile üretilmiş görüntüler, manipüle edilmiş videolar ve propaganda amaçlı içerikler kamuoyunun gerçek ile kurgu arasındaki sınırı ayırt etmesini giderek zorlaştırıyor.
Dolayısıyla bugün izlediğimiz savaş sadece füze saldırılarından ibaret değil. Aynı zamanda büyük bir algı savaşı.
İsrail uzun yıllardır Ortadoğu’da askeri üstünlüğü tartışılmayan bir aktör olarak görülüyordu. Teknolojik kapasitesi, gelişmiş savunma sistemleri ve ABD ile kurduğu güçlü askeri ittifak bu algıyı güçlendiriyordu.
Ancak son günlerde İran’dan gelen füze saldırılarının görüntülerinin uluslararası platformlarda yayılması bu denklemi psikolojik olarak değiştirdi. İsrail şehirlerinin vurulduğunu gösteren görüntüler yalnızca askeri değil, aynı zamanda psikolojik bir etki yarattı.
İsrail yönetimi bu saldırıları savaş hukukuna aykırı olarak nitelendiriyor. Ancak aynı anda dünyanın birçok yerinde şu soru da soruluyor: Eğer savaş başladıysa savaş hukukunu kim belirliyor?
Bu soru özellikle Batı kamuoyunda giderek daha fazla dile getiriliyor.
İsrail’e verilen siyasi destek Batılı hükümetlerin önemli bir kısmında oldukça güçlü. Fakat aynı ülkelerin toplumlarında çok daha karmaşık bir tablo görülüyor.
Özellikle ABD’de İran ile doğrudan bir savaş ihtimali kamuoyunda ciddi bir tartışma konusu haline gelmiş durumda. Amerikan toplumunun tarihsel reflekslerine bakıldığında bu durum şaşırtıcı değil.
Vietnam Savaşı sırasında ABD yönetimi güçlü bir savaş politikası yürütürken Amerikan toplumunda büyük protestolar başlamıştı. Üniversite kampüslerinden sokaklara yayılan bu hareket kısa sürede milyonlarca insanın katıldığı bir savaş karşıtı dalgaya dönüştü.
Benzer bir süreç Irak Savaşı sırasında da yaşandı. Başlangıçta güçlü bir siyasi birlik görüntüsü verilse de savaşın maliyeti ve gerekçeleri sorgulanmaya başladığında Amerikan kamuoyunda ciddi bir tepki ortaya çıktı.
Bugün İran ile yaşanan gerilimde de benzer bir psikolojik zemin oluşuyor.
ABD iç politikasında bu savaşın yankıları oldukça sert.
Eski Başkan Donald Trump’ın kendisine yöneltilen sorulara zaman zaman oldukça sert cevaplar verdiği görülüyor. Bu durum yalnızca kişisel bir üslup meselesi değil. Aynı zamanda Amerikan siyasetindeki derin kutuplaşmanın bir yansıması.
Ortadoğu krizleri Amerikan seçim dönemlerinde çoğu zaman iç politika tartışmalarının bir parçası haline gelir. İran ile yaşanan gerilim de bu açıdan istisna değil.
Washington’daki siyasi hesaplarla Amerikan toplumunun savaş konusundaki çekinceleri arasındaki gerilim giderek daha görünür hale geliyor.
Türkiye Açısından Büyük Jeopolitik Denklem
Bu savaşın en kritik sonuçlarından biri ise Türkiye açısından ortaya çıkabilir.
Türkiye jeopolitik olarak Ortadoğu, Kafkasya ve Avrupa arasında bir denge noktasıdır. Bu nedenle bölgede yaşanan her büyük kriz Ankara’nın stratejik hesaplarını doğrudan etkiler.
Türkiye son yıllarda dış politikada “denge siyaseti” olarak tanımlanan bir yaklaşım izliyor. Bir yandan NATO üyesi olarak Batı ittifakının parçası, diğer yandan Rusya, İran ve bölge ülkeleriyle diyalog kanallarını açık tutan bir ülke.
İran ile İsrail arasında büyüyen bir savaş Türkiye açısından üç büyük risk anlamına geliyor.
Birincisi güvenlik riski. Bölgesel bir savaşın genişlemesi Türkiye’nin sınır güvenliği ve bölgesel istikrar açısından ciddi sonuçlar doğurabilir.
İkincisi ekonomik risk. Enerji hatları, ticaret yolları ve küresel piyasalardaki dalgalanmalar Türkiye ekonomisini doğrudan etkileyebilir.
Üçüncüsü ise jeopolitik baskı. Büyük güçler böylesi krizlerde bölge ülkelerini taraf seçmeye zorlayabilir.
Türkiye’nin tarihsel refleksleri ise genellikle bu tür krizlerde savaşın dışında kalmak yönünde olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Ankara’nın izlediği temkinli politika bunun en bilinen örneklerinden biridir.
Bugün de benzer bir stratejik hassasiyetin devam ettiği görülüyor.
Türkiye’de iç siyasi aktörlerin açıklamaları da dikkat çekici.
Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli’nin İsrail ve ABD politikalarını sert biçimde eleştiren açıklamaları kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Bu açıklamalar bazı yorumcular tarafından İran’a daha yakın bir siyasi pozisyon olarak değerlendiriliyor.
Ancak Türkiye’deki siyasi açıklamaların çoğu zaman yalnızca dış politika bağlamında değil, iç politika dinamikleri çerçevesinde de okunması gerekir.
Ortadoğu’daki krizler Türkiye’de milliyetçi refleksleri güçlendiren bir siyasi atmosfer oluşturabilir. Bu nedenle siyasi aktörlerin kullandığı dil çoğu zaman jeopolitik olduğu kadar iç politikaya da yöneliktir.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler dünya siyasetinin geleceği açısından kritik bir eşik oluşturuyor.
Bir tarafta sert açıklamalar yapan liderler var.
Diğer tarafta sosyal medyada dolaşan görüntüler, propaganda savaşları ve giderek karmaşık hale gelen bilgi akışı.
Ancak bütün bu gürültünün içinde hâlâ cevabı net olmayan bir soru var:
Bu savaş gerçekten halkların savaşı mı?
ABD’de, Avrupa’da ve hatta Ortadoğu’nun birçok yerinde toplumların önemli bir kısmı büyük bir bölgesel savaş ihtimalinden endişe duyuyor.
Tarih bize şu gerçeği defalarca gösterdi:
Savaşlar çoğu zaman liderlerin kararlarıyla başlar.
Ama sonuçlarını her zaman halklar yaşar.
Ve bazen tarihin yönünü değiştiren şey, cephedeki silahlar değil, toplumların savaşa karşı yükselen sessiz itirazıdır.
