Modern çağın hastalığı: Her şeye yetişirken hayatı nasıl kaçırıyoruz?
Sabah alarm çalıyor. Gözümüzü açar açmaz telefona bakıyoruz.
Kaç mesaj geldi? Kim ne paylaşmış? Dünyada ne olmuş? Ekonomi ne durumda?
Kim ne söylemiş? Hangi haber gündeme düşmüş?
Daha yataktan kalkmadan dünyanın bütün yükünü omuzlarımıza alıyoruz. Sonra aceleyle hazırlanıyoruz. İşe gidiyoruz. Okula gidiyoruz. Trafiğe giriyoruz.
Toplantılara yetişiyoruz. Telefonlara cevap veriyoruz. Bir yerlere geç kalmamak için koşturuyoruz.
Akşam eve geldiğimizde ise bedenimiz evdedir ama zihnimiz hâlâ dışarıdadır.
Ve günün sonunda kendimize şu soruyu sormaya bile fırsat bulamıyoruz:
“Ben bugün gerçekten yaşadım mı, yoksa sadece yetişmeye mi çalıştım?”
Belki de çağımızın en büyük problemi tam olarak bu.
Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor.
Ama kimse nereye gittiğini sormuyor.
Hayat hızlandı, insan yavaşladı.
Teknoloji bize zaman kazandıracaktı.
Mesajlarımız saniyeler içinde gidecekti.
Bankaya gitmeden işlem yapacaktık.
Alışveriş için mağaza mağaza dolaşmayacaktık.
Bir bilgiye ulaşmak için kütüphanede saatler geçirmeyecektik.
Ama tuhaf bir şey daha oldu.
Zaman kazandıkça daha fazla şey yapmaya başladık.
Eskiden bir insanın yapamadığı şeyleri bugün birkaç dakikada yapıyoruz.
Fakat buna rağmen hiç vaktimiz yok.
Çünkü kazandığımız her dakikayı başka bir işle doldurduk.
Sessizlik bırakmadık.
Dinlenmeye yer bırakmadık.
Hatta düşünmeye bile zaman ayırmadık.
Bugün insanın en büyük lükslerinden biri belki de hiçbir şey yapmadan oturabilmek.
Ve kendi düşüncelerimizle baş başa kalabilmek.
Ama bundan bile korkar hale geldik.
Çünkü sessizlikte kendimizle karşılaşıyoruz
Belki de telefonlarımızı elimizden bırakamamamızın nedeni teknoloji bağımlılığından daha derin.
Sessizlikten korkuyoruz.
Çünkü sessizlikte kendimize sorular sormaya başlıyoruz.
“Gerçekten sevdiğim bir hayat mı yaşıyorum?”
“Bunca yıl ne için çalıştım?”
“Yanımda duran insanlar gerçekten benim insanım mı?”
“Ben en son ne zaman gerçekten güldüm?”
Bu sorular kolay sorular değil.
O yüzden çoğu insan cevap vermek yerine tekrar telefona bakıyor.
Bir paylaşım yapıyor.
Bir tartışmaya giriyor.
Çünkü insan bazen kendisinden kaçmak için kalabalığa sığınıyor.
Sosyal medya bize hayatı değil, hayatın vitrini gösteriyor
Bir başkasının fotoğrafına bakıyoruz.
Sanki herkes hayatını mükemmel yaşıyor.
Bir tek biz geride kalmışız gibi hissediyoruz.
Oysa unuttuğumuz bir şey var:
İnsanlar hayatlarının tamamını değil, göstermek istedikleri kısmını paylaşıyor.
Kimse sabaha kadar ağladığı geceyi paylaşmıyor.
Kimse kredi borcunu fotoğraflamıyor.
Kimse ailesiyle yaşadığı tartışmayı hikâyesine koymuyor.
Kimse başarısız olduğu günün videosunu çekip yayınlamıyor.
Kimse “Bugün kendimi yetersiz hissettim” diye güzel bir fotoğrafın altına yazmıyor.
Biz ise başkasının vitriniyle kendi hayatımızın mutfağını karşılaştırıyoruz.
Sonra da kendimizi........
