Değişen güç dengesi... Ortadoğu’da yeni denklem
Ortadoğu’daki son kriz, yüzeyde bir savaş gibi görünse de aslında daha derin bir kırılmaya işaret ediyor: küresel güç dengesinin yeniden dağılımı. Yaşananlar, yalnızca Donald Trump ile Benjamin Netanyahu arasındaki siyasi tercihlerin sonucu değil; çok kutuplu dünyanın sahaya yansıması.
Bugün mesele, “kim kazandı” sorusundan çok daha büyük: Kim güç kaybediyor, kim alan kazanıyor?
ABD hâlâ askeri kapasite açısından tartışmasız üstün. Ancak bu üstünlük artık sınırsız değil. İran’a yönelik operasyonlar, Washington’un vurucu gücünü gösterirken aynı zamanda sınırlarını da ortaya koydu. Hava üstünlüğü var, evet; fakat sahayı kalıcı biçimde şekillendirmek giderek daha maliyetli.
Bu noktada Rusya ve Çin faktörü belirleyici. Doğrudan savaşa girmeden, düşük maliyetle etki üretme stratejisi… İstihbarat, teknoloji ve ekonomik kaldıraçlarla sahayı etkiliyorlar. Bu, klasik askeri güç anlayışının ötesinde bir rekabet modeli.
ABD vuruyor; Rusya ve Çin yön veriyor. Yeni denge tam olarak burada kuruluyor.
İran bu denklemde kilit aktör. Beklenenden güçlü bir direnç sergilemesi, güç dağılımının değiştiğinin en somut göstergesi. Füze ve drone kapasitesiyle sadece savunma yapmıyor, aynı zamanda caydırıcılık inşa ediyor.
Ancak bu güç sınırsız değil. Ekonomik baskı, iç siyasi riskler ve rejim üzerindeki kırılganlıklar devam ediyor. Yani İran sahada direniyor ama sistemsel olarak zorlanıyor.
Bu da onu bir “denge bozucu” değil, “dengeyi etkileyen” aktör hâline getiriyor.
Benjamin Netanyahu cephesinde ise askeri başarı ile siyasi yalnızlık arasındaki çelişki büyüyor. İsrail sahada etkin, ancak uluslararası meşruiyeti tartışmalı. Uluslararası Ceza Mahkemesi süreçleri ve savaş suçu iddiaları bu baskıyı artırıyor.
Yine de “İsrail tamamen yalnız” söylemi gerçekçi değil. Batı’nın önemli bir bölümü hâlâ İran’ın nükleer kapasitesini tehdit olarak görüyor. Körfez ülkeleri de İran’ın bölgesel etkisinden rahatsız.
Bu tablo, yeni güç dengesinin basit ittifaklarla açıklanamayacağını gösteriyor.
Donald Trump için ise asıl sorun askeri değil, stratejik. Savaşı başlatmak kolay; bitirmek zor. Bugün gelinen noktada Washington’un elinde hâlâ güçlü kozlar var, ancak oyun artık tek taraflı oynanmıyor.
“Hâkim güç” pozisyonu, yerini “rekabet eden güç” gerçekliğine bırakıyor.
Peki bu yeni dengede Türkiye nerede duruyor?
Türkiye’nin pozisyonu, bu kırılmanın en dikkat çekici unsurlarından biri. Ne doğrudan cephede ne de tamamen dışarıda. Kontrollü mesafe, aktif diplomasi ve bölgesel fırsat arayışı…
İran’ın zayıflaması ve vekil ağlarının gerilemesi, Ankara’ya yeni alanlar açıyor. Suriye ve Irak hattında oluşan boşluk, enerji koridorları ve ticaret yolları Türkiye için stratejik avantaj üretiyor.
Ancak burada kritik olan denge: Ne Batı’dan kopmak ne de bölgesel güç rekabetine kontrolsüz şekilde dahil olmak.
Türkiye için oyun, taraf olmak değil; denge kurmak.
