Uyduğumuz ölçüleri ve Ahir zaman tasavvurumuzu gözden geçirelim!
Sünnet ve hadis; mü’minin aklını, şahsiyetini, hayatını inşa eder. Gerek siyer kitaplarımızı gerekse hadis-i şerifleri dikkatli okuyup amel edersek ifrat ve tefride düşmeden itidalli ve istikametli bir yol izleyebiliriz. Son zamanlarda mü’minler olarak, ölçü ve dengenin kaybolduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bütün yapılan amellerin Allah ve Resulüne arz edilip o ölçüye vurularak değerlendirilmesi gerekirken, çeşitli düşünce ve mülahazalarla (tasavvuf, tarikat, cemaat, vs.) herkes kendi koyduğu ölçüye uyar oldu. Bu karmakarışık durumdan ancak dinimizin koyduğu ölçülere (Kur’an ve Sünnete) uyarak kurtulabiliriz.
Geçmiş ümmetlerin istikâmet bozukluklarını ehli sünnet âlimleri şöyle belirtmiştir: “Alimlerimizden sapıtanlarda Yahudilere; âbidlerimizden sapıtanlarda da Hıristiyanlara benzerlik vardır.” Bunun içindir ki “Bildiğiyle amel etmeyen âlimin, bilgisiz âbidin fitnesinden sakının. Zira bunların fitnesi; her sapığın sapıklık sebebidir” denilmiştir. Kitabımız Kur’an-ı Kerim’e, onun pratiği olan Sünneti Seniyyeye müracaat edilmeyince ‘yaşanması zor bir din’ algısı yerleştiriliyor. Rahatlarının kaçacağını düşünenler de inandığı gibi yaşamak yerine ‘yaşadığı gibi inanmak’ yoluna girerek yozlaşma ve dünyevileşme hayat tarzı haline geliyor. Kimlikler kendiliklerinden bir anlam ifade etmez. ‘Dindar insan hak yemez’ diyemiyoruz kolay kolay. Ya da “yalan söylemez, rüşvet almaz, faiz yemez. Güvenilir olup sorumluluklarının farkındadır, örnek insanlardır” diyemiyoruz. Sistem, ne pahasına olursa olsun kazanmak uğruna kurulmuş. Toplumun geniş İslâmî kesimlerinin tek terdi, daha fazla kazanmak, daha lüks bir hayat sürmek, daha fazla tüketmek. Daha fazla tükettikçe, daha lüks tüketim maddelerine saldırdıkça, daha fazla tükendiklerini göremiyorlar. Dine saygılı olduklarını hep söylerler. O halde dine saygı dediğin, dinin sınırları içinde kalmak ve gücü ölçüsünde dinin ahkâmını yaşamakla ispat edilebilir. İbadeti/Kulluğu ihmal........
