Suriye’ye bir de buradan bakın
Toplumsal hafızamızda hem derin bir hüznü hem de ince bir yabancılaşmayı barındıran buruk bir kavram vardır: "Almancı".
Almanya yollarına düşen kuşaklar ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar sokaktaki Alman için hep birer "yabancı" olarak kaldılar. Memlekete adım attıkları her tatilde değişen hayat tarzları yüzünden bu kez öz insanları tarafından "Almancı" diye anıldılar. Ne oraya tam anlamıyla kabul edilebildiler ne de buraya sığabildiler... Göç sosyolojisinin "Kuşaklar Arası Kültürel Arafta Kalma" ya da "Aidiyet Travması" dediği o sarsıcı ruh hâli, bugün yanı başımızda bir kez daha tekerrür ediyor. Nerede mi? Suriye’de.
Hafta sonu, her anı hafızama mıhlanan bir Suriye seyahatinden döndüm. Karşılaştığım tablo, yalnızca varil bombalarıyla enkaza çevrilen ve küllerinden doğmaya çalışan yaralı şehirlerden ibaret değildi elbette. Asıl sarsıcı hakikatle, Türkiye’de doğup büyüyen, bizim okullarımızda yetişen ve şimdi Suriye’ye dönen gençlerin ruh dünyasında patlak veren o kimlik depreminde yüzleştim.
İnsan; salt biyolojik köklerinin değil, doyduğu, ilk hayallerini kurduğu ve dilini soluduğu iklimin evladı oluyor. Türkiye’de dünyaya gözlerini açan, Millî Eğitim müfredatıyla Türkçeyi ana dili belleyen, ilk dostluklarını bu sokaklarda edinen çocuklar, kökenleri Suriyeli olsa da zihnen ve kalben birer "Türkiye yerlisi" oldular. Şimdilerde baba ocağına dönen bu gençler, öz memleketlerinde "Türk gibi davranan", Arapçayı aksanlı konuşan "yabancı" muamelesi görüyor. Suriye onlar için anılarla tüten sıcak bir sıla değil artık, elektriğin ve suyun günlerce kesildiği, internetin olmadığı, okulların işlemediği koca bir "mahrumiyet havzası".
Çaresizce ailelerine dönüp, "Bizim düzenimiz, okulumuz, arkadaşlarımız Türkiye’deydi, bizi neden buraya getirdiniz?" diye sitem ediyorlar. Tıpkı yaz tatili bittiğinde köyünden çıkıp Almanya’ya dönmek isteyen gurbetçi çocukları gibi...
Yolculuğumuzun ilk........
