menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yoksul köylü desteği olmayan toprak reformu

28 0
26.07.2026

www.yildirimkoc.com.tr

Mustafa Kemal Paşa, Türkiye’deki arazilerin en az üçte ikisini oluşturan ve cami, tekke, zaviye vakıflarına ait olan gayrimenkullere tazminatsız olarak el koymuş ve büyük bir TOPRAK DEVRİMİ gerçekleştirmişti.

Diğer taraftan, özellikle Güneydoğu Anadolu’da şeyhlere, ağalara, aşiret reislerine ait topraklarda çok sayıda topraksız yoksul köylü yarıcılık, ortakçılık yapıyor, maraba olarak çalışıyor, eziliyor, sömürülüyordu. Kemalist Devrim’in önemli hedeflerinden biri de, hem Cumhuriyet’in kazanımlarına karşı çıkan kesimlerin ekonomik, toplumsal ve siyasal gücünü kırmak, hem de topraksız köylünün desteğini alarak onları bu kesimlerin kulluğundan kurtararak, özgür yurttaşlar haline getirmekti. Bu süreçte yaşanan sorun, bu bölgedeki topraksız köylülüğün kulluk durumunu kabullenmesi, Mustafa Kemal Paşa’nın bu mücadelesine destek vermemesiydi. Diğer bir deyişle, Mustafa Kemal Paşa, yoksul köylü desteği olmadan bir toprak mücadelesi vermek zorundaydı.

Şevket Süreyya Aydemir, 1932 yılında yazdığı bir makalede, insanların kullaştırılmasını şöyle anlatıyordu:

“Biz gittiğimiz yerlere, hiç olmazsa kendi ırkımızdan olanlar için, daima şahsi mülkiyeti ve küçük çiftçiliği götürdük. (…) Kürtlük bir iktisadi rejimdir ki esasında, herşeyden evvel, koyu bir toprak köleliği, yani müstahsilin yurtsuzluğu ve topraksızlığı yatar. Toprak köleliğinde müstakil küçük köylülük yoktur ki  toprak mülkiyetinden, serbest mübadele yoktur ki pazar kaidelerinden ve binaenaleyh insanlar arasında bir takım medeni hukuk ve iktisat münasebetlerinden bahsedilebilsin. (…) Türk serbest iktisat ve cemiyet nizamiyle Kürt feodalizminin mücadele ettiği yerlerde, tekke, bu feodalizmin bir vahti teşkilatıdır ve bu teşkilatın hedefi, Türk nüfusunun dilini, dinini ve serbest tefekkürünü izale etmektir. (…) Türk köyünün kürtleşmesi, Türk köyünde küçük çiftçiliğin serbest toprak mülkiyetinin tasfiyesiyle başlar. (…) Eski hükümetlerin her türlü himayeleriyle, etraflarındaki Türk nüfusu aleyhine hergün biraz daha silahlanan ve azan bir Kürt aşiretinin, tesallutu karşısında birgün, ya canından, ya toprağından geçmek ıztırarında kalan Türk köylüsü toprağını bu Kürt beyine terkedince, derhal, bu beyin arazisinde çalışan bir canlı ‘meta’, bir ‘toprak kölesi’ haline düşer. Artık onun hem malı, hem canı, hem namusu Kürt beyinin malıdır. Artık onun kendini Kürt sayması, kürtçe konuşması ve beyin adamlarının ardından derhal köye gelip yerleşen izbandut gibi bir tarikat şeyhinin, her gösterdiğine tapması, her dediğine inanması lazımdır. (…)

“Kürt beyi tehakkümünü, kürtleştirilmiş Türkün, toprağı, kanı, milliyeti, dini ve namusu pahasına yaşatır.

“Derebeylik nizamının tasfiyesi, Şarkta, uzun asırlar imtidadınca topraksızlaştırılan, mülkiyetsizleştirilen köylünün mal ve mülkiyet sahibi kılınması neticesinde bitecektir. Küçük çiftçilik, toprak köleliğinin zıttıdır ve derebeylik münasebetlerinin en emin tasfiye vasıtasıdır.

“Toprak, yurt ve istihsal vasıtaları sahibi kılınacak kürtleşmiş Türkün kendi diline ve öz iktisat nizamına dönmesi, oralarda serbest mübadele usullerini ve pazar münasebetlerini genişlettirecek ve bu genişleyen münasebetler Türk milletinin siyasi ve iktisadi tecanüs ve vahdetini temin edecektir.” (Aydemir, Ş.S., “Derebeyi ve Dersim,” Kadro Dergisi, No.6, Haziran 1932, tıpkıbasım: Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, Yay.No.121, Ankara, 1978;43-44)

Güneydoğu Anadolu’da bazı köylülerin özgür iradelerini yitirmelerine ilişkin bir gözlem, 1925 yılındaki Şeyh Sait ayaklanması sonrasındaki yargılamada görülebilir. Sadri Etem 1933 yılında yayımlanan kitabında bu dönemde ağalığı ve şeyhliği şöyle anlatıyordu:

“Fırat’ın doğu sahilinden itibaren doğu sınırlarına kadar uzanan sahada feodalitenin (1) hukuki, (2) iktisadi, (3) dini şekillerini görmek daima mümkündü, bunlar sebepsiz değildi. (…) Derebeyi servete sahip olduğu gibi, araziye de sahiptir. Arazisi üstündeki insanların hayat hakkı da feodale aittir. Doğu vilayetlerine gidenler pekâlâ bilirler; ‘Efendi köyleri,’ ‘Allah köyleri’ diye tabirler işitmişlerdir. Bunlar feodal hayatının en belirgin örneğidir, Efendi köyü, feodalin mülkü olan sahadır. Efendi köyünde insan, tarlanın ağacı, samanı, çöpü, hayvanı, sabanı gibi bir şeydir. Tarlayı sattığı zaman nasıl onun ağaçlarını da beraber devrederse, bey de köy halkını  da aynı suretle alır, satar; tarlasındaki bir ağacı, bir otu nasıl istediği zaman söküp atabilirse, bu onun nasıl açık bir hakkı ise, köyündeki bir adamı da istediği zaman kovar, isterse öldürür. (…)

“Doğu vilayetlerinde, şeyh veya beyin dinî nüfuzu iktisadi nüfuzuyla beraber yürürdü. Doğu vilayetlerinin nüfuzlu şeyhlerinden olan Şeyh Sait, Şeyh Şemseddin ve diğer reisler, ya arazi sahibi yahut da çoban servetine sahiptiler. Zaviyelerin, iktisadi hareketlerini tamamlayan birer teşkilat olduğu muhakkaktır. Hatta o kadar ki, feodal iktisat, dini doğu vilayetlerinde bir tür feodal şekle sokmuştur. Büyük şeyhler ilahlıkla ilişkilidir. Mesela Şeyh Şemsettin yüzü örtülü bir ilah idi. Yine dikkat edilecek olursa, Dicle ile Fırat ve Ağrı arasında serpilmiş olan nice tarikat, mezhep vardı ki, hepsi birer feodal dinin yozlaşmış unsurlarını taşır. (…) Mesela ilah bir defa insan şeklindedir. Aşiret ilahları gibi. İlahlar arasında dereceler, sıralar vardır. Müslüman sayılan birçok kabile bu suretle garip inançlara saplanıp kalmıştır. Bunun için, Şark İstiklal Mahkemesi’ne gelen bir köylü isyan dolayısıyla kendisine sorulan soruya şöyle cevap verdi: ‘Bey, atına bindikten sonra neden yerde kalayım. O, silahı attıktan sonra ben durur muyum, bana niçin soruyorsunuz, bey emretti ben yaptım, yoluna canım kurban.’ “ (Sadri Etem, Türk İnkılabının Karakterleri, Milli Eğitim Bakanlığı Yay., Devlet Matbaası, 1933 (2. Basım, Kaynak Yay., 2007);79-80) .

Bu yıllarda Güneydoğu Bölgesi’nde şeyhlerin veya seyyidlerin asılarak öldürülemeyeceği konusunda yaygın bir inanç vardı.

13 Şubat 1925 tarihinde Şeyh Sait ayaklanması başladı. Ayaklanma büyük zorluklarla bastırıldı. Şeyh Sait 15 Nisan 1925 günü yakalandı. 29 Haziran 1925 günü, aralarında Şeyh Sait’in de bulunduğu 29 kişi idam edildi.

1925 yılındaki Şeyh Said Ayaklanmasında önemli rolü olan kişilerden biri, Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyyid Abdülkadir’di. Ayaklanma bastırıldıktan sonra İstiklal Mahkemesi, Seyyid Abdülkadir ile oğlu Seyyid Mehmet’in de aralarında bulunduğu kişiler hakkında idam cezası verdi. Birçok kişinin inancına göre, “seyyid”ler, Peygamber torunudur. Ayaklanmaya katılan şeyhler ve seyyidler idam edildi. Seyyid Abdülkadir’in oğlu Seyyid Mehmet’in idamını Naşit Hakkı 1932 yılında yayımlanan Derebeyi ve Dersim kitabında şöyle anlatmaktadır:

“Seyit Abdülkadirzade Seyit Mehmet’in ilmik boynunda iken sesi duyuldu. (…) Seyit Mehmet bağırıyordu: ‘Evladı Resul (peygamber nesli, YK) asılmaz, Evladı Resulü asan millet iflah olmaz!’ Bu tegallüp (“tegalüb” olmalı: mugalebe, üstün gelmeye uğraşma, YK) ve irtica hırıltısına genç Türkiye’nin sesi, henüz otuzunu doldurmamış bir zabitin (subayın, YK) ağzından yükseldi: ‘Vatanıma hiyanet eden Resul de olsa asarım.’ Bu ses manzaraya müstesna bir ulviyet (yücelik, YK) verdi, vatan sevgisi hiyaneti boğmuştu.” (Hakkı Naşit (Uluğ), Derebeyi ve Dersim, Hakimiyeti Milliyet Matbaası, Ankara, 1932;31-32)

Mustafa Kemal Paşa, şeyhlerin, seyyidlerin, ağaların, aşiret reislerinin kullaştırdığı, ezdiği, sömürdüğü insanların bir desteği olmaksızın bu gerici kesimlerle mücadele etmek zorunda kaldı. Ayrıca, bu yıllarda tarımda traktör kullanımı çok sınırlıydı ve bu nedenle ekilmeyen büyük miktarda boş arazi vardı. Tehcir edilen Ermenilerin, işgalci Yunan ordusuna yardımcı olan Rumların ve mübadele sonrasında ayrılanların toprakları da köylülüğün bir toprak talebinde bulunması eğilimini zayıflatıyordu. Kulluğu kabullenenlerin zaten böyle bir taleple ortaya çıkması da olanaksızdı.

İsmail Hüsrev Tökin, ilk baskısı 1934 yılında yapılan Türkiye’de Köy İktisadiyatı kitabında ve 1933 yılında yayımlanan bir makalesinde bu durumu şöyle özetlemektedir:

“Şark ve cenubuşarki vilayetlerinde umumiyet itibarile toprak ve köylünün istihsal vasıtaları, aşiret reislerinin, beylerin ve ağaların mülkiyeti altındadır. (Tökin, İ.H., Türkiye Köy İktisadiyatı, 2. Basım, İletişim Yay., İstanbul, 1990;176)

“Milli inkılâbın burada derebeyliği tasfiye ederek kurtaracağı ve milli mikyastaki işbirliğine alacağı iki unsur vardır: Biri köle haline getirilmiş köylü kitleleri, diğeri de Kürt aşiretleri içinde eriyen Türk unsurudur. Bu kurtarmanın yolunu biz ancak müstahsil ile toprağa tesahup eden derebeyi arasındaki derebeylik içtimai münasebetlerinin kül halinde ve derebeyi sınıfının da sınıf halinde tasfiyesinde görüyoruz. Bu içtimai nizamın tasfiyesi de ancak derebeyi........

© Veryansın TV