menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Metafizik kast sisteminden siyasal istismara: Dinî ve mistik söylemde köleliğin ontolojik inşası

25 0
03.06.2026

ONTOLOJİK AŞAĞILAMA: VAROLUŞSAL DEĞERSİZLİĞİN TEOLOJİK VE ANTROPOLOJİK TEMELLERİ

Klasik dinsel paradigmada insanın varoluşsal serüveni, bir yüceltmeden ziyade kökensel bir indirgeme ve radikal bir değersizleştirme hamlesiyle başlar. Kutsal metinlerin antropolojik diline bakıldığında, insanın biyolojik ve fiziksel kökenine dair yapılan vurguların neredeyse tamamı, onu kozmik hiyerarşinin en alt basamağına sabitleme amacı taşır. İnsanın topraktan (turâb), kurumuş çamurdan (salsâl) veya değersiz, hakir görülen bir sıvıdan (mâ-i mehîn, sperm/nutfe) yaratıldığına dair dinsel anlatılar, salt biyolojik bir durum tespiti ya da ham bir maddesel betimleme değildir. Aksine bu söylem, insanın özsel kimliğini daha baştan varoluşsal bir kusur ve ontolojik bir eksiklik olarak kodlayan teolojik bir stratejidir.

Bu stratejinin antropolojik çıktısı, insanın “kendiliğinden değer üreten” bağımsız bir özne olma imkânının bütünüyle elinden alınmasıdır. İnsan, kendi varlığı bittabi değerli olan bir varlık değil; aksine özü itibariyle hiçliğe, pisliğe ve düşüklüğe en yakın noktada duran bir nesnedir. Değer, insana içkin ve özsel bir nitelik olmaktan çıkarılıp, bütünüyle dışsal bir kaynağın, ilahî iradenin lütfuna ve atfına bağlanır. İlahî irade insana “üflediği” ruhla ona geçici bir paye vermediği sürece, insanın yalın varlığı toprak gibi çiğnenmeye, ezilmeye ve hakir görülmeye müstahaktır.

Buradaki teolojik kurgu, insan psikolojisinde köklü bir “varoluşsal suçluluk” ve “köken anksiyetesi” yaratır. Kendisini sürekli olarak “pis bir su” ya da “basit bir toprak parçası” olarak tahayyül etmeye zorlanan birey, kendi aklî ve ahlakî kapasitesine güvenmekten vazgeçer. Kendini aşağılama (tezellül) ve kendi varlığından utanma, dinsel sistemlerde en yüksek erdemlerden biri haline getirilir. Dolayısıyla dinlerin ahlak teorisi, insanın kendi potansiyelini gerçekleştiren aşkın bir özne olması üzerine değil, kendi özsel değersizliğini sürekli itiraf eden ve bu değersizlik karşısında mutlak bir otoriteye sığınan bağımsızlığını yitirmiş bir kul figürü üretmesi üzerine kuruludur.

ARİSTO KOZMOLOJİSİ VE KOZMİK HİYERARŞİNİN DOĞALLAŞTIRILMASI

Antik ve Orta Çağ din düşüncesini derinden sarsan ve biçimlendiren Aristotelesçi fizik ve kozmoloji anlayışı, insanın ontolojik aşağılanmasını ve kölelik fıtratını rasyonelleştirmek için mükemmel bir metafizik zemin sunmuştur. Dört unsur teorisine (toprak, su, hava, ateş) dayanan bu kozmolojik modelde, evren merkezden çevreye doğru hiyerarşik bir ağırlık ve hafiflik düzenine göre yapılanır. Toprak, en ağır, en kesif, en hareketsiz ve en aşağıda (merkez-i âlem) yer alan unsurdur; doğası gereği sürekli aşağıya düşme, çökelme ve edilgen kalma eğilimindedir. Ateş ise en hafif, en latif, en hareketli unsurdur ve doğası gereği sürekli yukarıya, göksel âleme doğru yükselmek ister.

[En Üst / Aktif]   Ateş  –> Yükselme, İrade, Başkaldırı (Şeytan/İblis)

[En Alt / Pasif]   Toprak –> Çökelme, Edilgenlik, Tezellül (İnsan)

Bu fiziksel ve kozmolojik şema, kutsal metinlerin yaratılış anlatılarıyla birleştirildiğinde, toplumsal ve metafizik statüleri ebediyen sabitleyen korkunç bir hiyerarşik doğallaştırma mekanizması üretir. İnsanın topraktan yaratılmış olması, onun Aristotelesçi fiziğe göre en aşağıda kalmaya, edilgen olmaya, çiğnenmeye ve boyun eğmeye mahkûm bir doğaya (fıtrat) sahip olduğunu ilan eder. İnsanın doğası gereği itaatkâr, ezilmeye müsait ve köle ruhlu olması, bu kozmik fiziğin zorunlu bir sonucudur.

Buna karşılık, şeytanın (İblis) ateşten yaratılmış olması, onun ontolojik olarak yukarıya doğru çıkma, merkezkaç kuvveti uygulama ve başkaldırma eğilimini açıklar. Şeytanın isyanı, salt ahlakî bir sapma değil, onun yaratıldığı maddenin (ateşin) kozmik hiyerarşideki yükselme ve üstünlük iddiasının bir dışavurumudur. Dolayısıyla klasik dinî söylemde, yukarıya doğru yönelmek, bağımsızlık iddia etmek, statüyü sarsmak ve başkaldırmak “ateşin”, yani şeytanın şerir doğasıyla özdeşleştirilirken; aşağıda kalmak, boyun eğmek, edilgenliği kabul etmek ve kendi üzerine basılmasına izin vermek “toprağın”, yani ideal kulun doğası olarak kutsanır. İnsan, kendi fıtratına uygun davranmak istiyorsa toprak gibi olmalı, yani ezilmeyi ve kendi aşağılığını kabullenmelidir.

KELAMÎ BELİRLENİMCİLİK: EZELÎ KADER SÖYLEMİNDE ONTOLOJİK KAST SİSTEMİ

İslam düşünce geleneğinde, özellikle Ehl-i Sünnet (Eş’arî ve Mâtürîdî) kelamında cisimleşen Ortodoks kader anlayışı, insanın özgür iradesini ve eylemliliğini elinden almakla kalmaz; aynı zamanda varlıkların ontolojik statülerini ve ahlakî akıbetlerini ezelî bir belirlenimcilikle mühürler. Kader ve kazâ kavramları, popüler algıda sanıldığı gibi yalnızca gelecekteki olayların Tanrı tarafından önceden bilinmesi (epistemolojik önbilgi) meselesi değildir. Bu kavramlar, eşyanın ve insanın varlık sahnesindeki yerini, değerini ve nihaî kaderini kesin olarak belirleyen ontolojik bir hüküm mekanizmasıdır.

Bu kelamî çerçevede, insanlığın daha yaratılmadan önce iki radikal ontolojik kategoriye ayrıldığı kabul edilir: Sa‘îd........

© Veryansın TV