menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çocukluk onuru ve hukuk devleti: Toplumsal sözleşmenin kırılma hattı

10 0
latest

 Bu sahneyi zihinlerimize iyice kazıyalım; çünkü bu fotoğraf, 21. yüzyıl Türkiye’sinin en karanlık karesidir. Bir yanda devletin infaz kurumu, diğer yanda o kurumun kapısını “fethedilecek bir kale” gibi kuşatmış bir güruh…

O kapı açıldığında dışarı çıkan, sadece yaşlı ve “hasta” bir adam değildi. O kapıdan çıkan; 6 yaşındaki bir sabinin çocukluğunu, oyuncağını, eğitim hakkını ve geleceğini elinden alan zihniyetin ta kendisiydi. Yusuf Ziya Gümüşel, sağlık sorunları gerekçe gösterilerek tahliye edildi. Peki, soruyoruz: O çocuk, 6 yaşındayken 29 yaşındaki bir adamın karanlık dünyasına hapsedilirken “sağlık” neredeydi? O küçük bedenin ruhsal sağlığı, kemik gelişimi, zihinsel dengesi bir “şeyhin” iki dudağı arasından çıkan hükümle yerle bir edilirken, bugün tahliye kararına imza atan o sağlık raporları hangi vicdanın çekmecesinde saklıydı?

TEKBİR: BİR İNANCIN DEĞİL, BİR MEYDAN OKUMANIN SESİ

Tahliye anında patlayan o tekbir sesleri üzerinde durmamız gereken en hayati noktadır. İslam’ın en mukaddes nidası olan “Allahuekber”, bu topraklarda ezanla, vatan savunmasıyla, şehadetle özdeşleşmiştir. Ancak o gün cezaevi kapısında atılan tekbirlerin manası bambaşkaydı. O sesler, bir inancın vecdi değil; Cumhuriyet hukukuna, çocuk haklarına ve laik toplumsal düzene karşı sıkılmış birer “siyasi yumruktu”.

Müridlerin o sevinç çığlıkları, aslında şu mesajı haykırıyordu: “Sizin yasalarınız bize sökmez. Bizim şeyhimiz sizin mahkemelerinizden daha büyüktür. Biz, devletin içinde devlet, hukukun üstünde bir hukukuz.” Bir çocuk istismarı davasının hükümlüsünü tekbirlerle karşılamak, bu topluma yapılabilecek en büyük hıyanettir. Bu görüntü, dinin bir afyon gibi kullanılarak en ağır suçların bile nasıl kutsanabildiğinin kanıtıdır.

SAĞLIK RAPORU MU, SADAKAT RAPORU MU?

Türk hukuk sisteminde “hasta mahkûm” meselesi her zaman kanayan bir yara olmuştur. Biz, son evre kanser hastası olan, kişisel bakımını yapamayacak kadar bitkin düşen, tekerlekli sandalyede bile dik duramayan vatansever generallerin, gazetecilerin ve suçsuz insanların cezaevlerinde nasıl son nefeslerini verdiğini gördük. Onlar için toplanmayan kurullar, onlar için işlemeyen “sağlık” mekanizması, mevzu bir tarikat lideri olunca nasıl da yıldırım hızıyla devreye giriyor?

Buradaki asıl soru şudur: Yusuf Ziya Gümüşel’i tahliye eden “sağlık”, tıbbi bir zorunluluk mudur, yoksa cemaatlerin siyasi pazarlık masalarındaki gücünün bir yansıması mıdır? Eğer bir suç, bir çocuğun hayatına kastetmişse, o suçun infazı hiçbir “bel ağrısı” veya “yaşlılık şikâyeti” ile esnetilmemelidir. Bu tahliye, kamu vicdanında adaletin değil, imtiyazın kazandığını tescillemiştir.

Hukuk sistemlerinin en büyük sınavı, “ayrıcalıklı” olduğu iddia edilen zümreler karşısındaki duruşudur. Yusuf Ziya Gümüşel’in tahliyesiyle birlikte Türk adaleti bu sınavda sınıfta kalmakla kalmamış, adeta tarikatların kuşatmasına maruz kalmıştır. Bugün sormamız gereken en can yakıcı soru şudur: Adalet mekanizması, neden sadece başında sarığı, sırtında cübbesi ve arkasında binlerce müridi olanlar için bu kadar “merhametli” ve “hassas” hale geliyor?

SAĞLIK RAPORU: ADALETİN ARKA KAPISI

Hukuk felsefesinin babalarından Cesare Beccaria, cezanın etkisinin onun şiddetinden değil, “kaçınılmazlığından” kaynaklandığını söyler. Eğer bir suçlu, ne kadar ağır bir suç işlerse işlesin, bir gün “sağlık raporu” denilen o sihirli anahtarla kapıların kendisine açılacağını biliyorsa, orada ne caydırıcılıktan ne de adaletten bahsedilebilir.

Yusuf Ziya Gümüşel davasında karşımıza çıkan bu “sağlık” tablosu, tam bir çifte standart abidesidir. Türk cezaevlerinde kanserin son evresine gelmiş, demans hastası olmuş, kendi kişisel bakımını yapmaktan aciz, tekerlekli sandalyeye mahkûm yüzlerce sıradan mahkûm, Adli Tıp Kurumu koridorlarında “cezaevinde kalabilir” raporları arasında can veriyor. O gün susanlar bugün bir tarikat şeyhinin “bel ağrısı” ya da “yaşlılık şikâyeti” için seferber oluyorlar.

BİR ÇOCUĞUN SAĞLIĞINA KARŞI BİR FAİLİN KONFORU

Burada asıl büyük ahlaksızlık şudur: 6 yaşındaki bir çocuğun ruhsal ve bedensel sağlığı, yıllarca süren o sistemli istismar boyunca hiçe sayılmıştır. O çocuk, 6 yaşından itibaren bir yetişkinin karanlık dünyasına hapsedilirken; kemikleri gelişimini tamamlamamışken, ruhu bin parça edilmişken o cemaat evlerinde bir tek “sağlık raporu” soran oldu mu? O çocuğun yaşam hakkı, oyun hakkı, insan olma hakkı bir şeyhin “nikâh” masasında kurban edilirken, bu merhametli adalet neredeydi?

Bugün karşımıza “hasta” diye çıkarılan fail, aslında bir sistemin sembolüdür. Bu sistemde, failin sağlığı, mağdurun hayatından daha kıymetlidir. Eğer adalet, 6 yaşındaki bir sabinin feryadını değil de, bir tarikat liderinin revir fişini önemsiyorsa, o adalet eşitlik ilkesini zedelemiş demektir.

EV HAPSİ BİR CEZA DEĞİL, MÜKAFATTIR

Mahkemenin verdiği “ev hapsi” kararı, kamu vicdanını teskin etmekten ziyade, faili tarikatın güvenli kucağına teslim etmektir. 6 yaşındaki kızını istismara terk eden bir adamın, yine o istismarın planlandığı, o zihniyetin beslendiği “evine” gönderilmesi, deyim yerindeyse başka bir açıdan ödüllendirmektir. Bu, bir ceza değil; “Şimdilik ortalık yatışana kadar burada dinlen” demektir.

Anayasa’nın 10. maddesi, “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” der. Ancak pratik bize bu amir hükmün göz önüne alınmadığını gösteriyor..

Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olmaktan çıkıp, “ayrıcalıklı grupların federasyonu” haline gelme riskini taşımaktadır. Adalet, güçlünün ve kalabalık mürid gruplarının elinde bir oyuncak haline getirilemez. Bir çocuğun hayatını organize bir suç şebekesi gibi hareket ederek karartanların yeri, müridlerinin tekbir sesleri arasındaki “evleri” değil, bağımsız Türk yargısının demir parmaklıkları olmalıdır.

Eğer bu tahliyeyi “sağlık” kılıfıyla........

© Veryansın TV