menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hedefteki korucular

298 0
13.09.2026

E Tuğg. Mustafa Köse yazdı…

7 Eylül 2026 sabahı Diyarbakır’ın Kulp ilçesinden gelen bir haber, uzun süredir zihnimi meşgul eden güvenlik korucuları konusunu yeniden önüme koydu. Güvenlik korucusu Mehmet Sevinç’in cansız bedeni, Turgut Özal Mahallesi’nde bulunan bir istinat duvarında asılı hâlde bulunmuştu.

İlk saatlerde sosyal medyaya ve bazı haber sitelerine, Mehmet Sevinç’in “duvara çakılı hâlde bulunduğu” yönünde ifadeler yansıdı. Kulp Güvenlik Korucuları Şehit ve Gazi Yardımlaşma Dayanışma Derneği Başkanı daha sonra bu iddianın gerçeği yansıtmadığını açıkladı. Diyarbakır Valiliği de olay yerindeki bulgular, kamera görüntüleri, telefon incelemesi, tanık araştırmaları ve ön otopsi raporu üzerinden Mehmet Sevinç’in intihar etmiş olabileceğinin kuvvetle muhtemel görüldüğünü bildirdi. Açıklamanın son cümlesinde ise ayrıntılı adli soruşturmanın devam ettiği belirtildi.

Kesin sonucu, tamamlanacak adli soruşturma ortaya koyacak. Fakat cevap bekleyen sorular ortada duruyor: Benim zihnimi asıl kurcalayan, görevi gereği silaha erişimi bulunan bir korucunun neden yerleşim alanı yakınındaki bir istinat duvarını ve böylesine alışılmadık bir yöntemi seçtiği sorusudur. İlk haberlerde birbirinden bu kadar farklı ifadeler nasıl ortaya çıktı? Olayın bütün yönleriyle aydınlatılması ve nihai adli tıp raporunun açıklanması, kamuoyunda oluşan kuşkuları giderecek mi?

Mehmet Sevinç’in ölümü, korucuların tasfiyesinin ve silahsızlandırılmasının açıkça konuşulduğu bir dönemde meydana geldi. PKK sempatizanlarının ve örgüte yakın çevrelerin koruculara yönelik tehditkâr söylemleri giderek artıyor. Bu ortam, soruşturmanın bütün yönleriyle tamamlanmasını ve ulaşılan nihai sonucun kamuoyuyla paylaşılmasını daha da önemli hâle getiriyor.

Bugün bir korucunun ölümü, taşıdığı siyasi ve toplumsal anlamlarla birlikte değerlendiriliyor. Ben bu habere bakarken aynı soruyu soruyorum:

Korucular güvende mi?

KIRK BİR YILIN KARŞILIĞI SOPA MI?

Türkiye’de güvenlik koruculuğu sistemi, PKK terör örgütünün köylere yönelik kanlı baskınlarının yoğunlaştığı dönemde kuruldu. Takvimler 1985 yılını gösteriyordu. Teröristler geceleri köylere giriyor; kadın, çocuk, yaşlı demeden insanları katlediyor, gençleri zorla dağa götürüyor, hayvan sürülerine el koyuyor, bölge halkının bütün geçim kaynaklarını kurutmaya çalışıyordu. Yüksek tepelerden köylere, karakollara ve askerî birliklere havan ve roket saldırıları düzenleniyordu.

Coğrafyanın çetin, köylere ulaşımın güç, yolların ve haberleşmenin son derece yetersiz olduğu o yıllarda bölge halkı ağır bir tercihle karşı karşıya kaldı: Bir tarafta köyüne, insanına zulmeden PKK, diğer tarafta devleti, vatanı ve bayrağı vardı. On binlerce insan devletinin yanında durdu. Silaha sarıldı, köyünü savundu, Türk askerinin yanında yürüdü ve teröristle çatıştı. Bedelini de canıyla ve kanıyla ödedi.

Aradan kırk bir yıl geçti. Bugün siyaset sahnesinden korucuların elindeki silahların alınarak kendilerine sopa verilmesi ve köylerinde hayvan otlatmaları yönünde sözler duyuyoruz. Bu sözlerin ardından özür dilendi. Fakat söylenen cümle hafızalara kazındı. Hayvancılık, alın teriyle yapılan onurlu bir iştir. Hakaret, kırk bir yıllık onurlu mücadelenin bir silah ve sopa denklemine sıkıştırılmasında yatıyor.

Korucunun taşıdığı silahı devlet verdi. O silah, milletin güvenliği için devletin emriyle taşındı. Korucular köyünü, komşusunu, askerini, karakolunu ve bayrağını o silahla savundu. Şimdi birileri çıkıp korucunun silahını alarak eline sopa vermekten söz ediyorsa, önce korucuların kırk bir yılda ödediği bedeli hatırlamak zorundadır. Kaç korucu şehit oldu, kaçı sakat kaldı? Kaç ailenin evi basıldı? Kaç çocuk babasız, kaç anne evlatsız kaldı? Kaç korucu kendi maaşıyla teçhizat aldı, kar yağışı altında üs bölgelerine ikmal götürdü, günlerce ve haftalarca ailesinden ayrı yaşadı?

O DAĞLARDA BİRLİKTE YÜRÜDÜK

Korucular hakkında konuşanların çoğu televizyon ekranlarından, siyasi parti kürsülerinden veya Ankara’daki çalışma odalarından sallıyor. Biz ise o korucularla dağlarda birlikte yürüdük. Şırnak’ta, Hakkari’de, Gabar’da, Cudi’de, Bestler-Dereler’de, İkiyakalar’da, sınır hattında ve Irak’ın kuzeyinde aynı mücadelenin içinde bulunduk. Bir komutan olarak onların araziyi nasıl okuduklarını, bir kayanın arkasından hangi patikanın geçtiğini, hangi vadinin nereye açıldığını, karın hangi geçidi kapattığını ve teröristin hangi güzergâhı kullanabileceğini nasıl bildiklerini gördüm.

Harita üzerinde birkaç santimetre görünen bir mesafe, arazide saatlerce süren intikal anlamına gelir. Kesik çizgiyle gösterilen bir dere yatağı, baharda geçit vermeyen bir sele dönüşebilir. Yazın kullanılan patika, kışın metrelerce karın altında kalabilir. Korucu o araziyi çocukluğundan beri tanır. Hayvan otlatırken yürüdüğü patikayı, suya giderken geçtiği dereyi, mağaraların giriş çıkışını, hangi tepenin hangi köyü gördüğünü bilir. Bu bilgi bazen onlarca silah ve araçtan, bazen en gelişmiş teknik imkândan daha kıymetli hâle gelebilir.

Üs bölgelerine araç yolunun ulaşmadığı günleri yaşadık. Malzemenin katır sırtında taşındığı, traktörlerin birbirini çekerek ilerlediği yollar gördük. Karın metrelerce yükseldiği, personelin onlarca kilometre yürümek zorunda kaldığı zamanlarda korucular askerle birlikteydi. Önümüzde, yanımızda, ardımızda yürüdüler, yükümüzü paylaştılar, tehlikeyi bizimle birlikte göğüslediler.

Bağlı bulundukları karakolun ve İl Jandarma Komutanlığının sorumluluk sahasındaki görevlerde defalarca yer aldılar. Kimi zaman sınırı geçtiler, Irak’ın kuzeyindeki üs bölgelerinde haftalarca ve aylarca kaldılar. Türk askeri için korucu, araziyi bilen bir göz, bölgeyi tanıyan bir rehber, ateş altında güvenebileceği ve........

© Veryansın TV