MANİSA SOHBETLERİ.5 (2.Bölüm)
MANİSA SOHBETLERİ.5 (2.Bölüm)
(Önsöz: Yazıyı uzun bulup okumaktan vazgeçene derim ki; “Etrafımızda duymadığımız sesler, görmediğimiz nesne ve olaylar vardır." Duymak ve görmek için; biraz dikkat, biraz sükûnet, biraz yavaşlamak gerek. Saygılarımla. Dr.SSİ)
Tekrar konuğumuza ve konumuza dönelim. Gönül Müslümanlığı bir otobana benzer. Burada trafik bazen sıkışır. Bu sıkışma “Şekil Müslümanlığı” sebebiyledir. Sıkışan trafikte ne yapılır, tabi ki yan yollara girilir. Deizm, Ateizm gibi. Bizim çocuklarımız, ailesi haram yememiş, yedirmemişlerse; Türk’e ve İslam’a düşmanlığı olan Ermeni, Rum, Yahudi’den dönme veya kimliğini saklayıp bizden görünen, bize düşman değilse, deist, ateist olmaz. Yanılsalar bile tekrar yollarını bulacaklardır. Bir sıkışıklık olduğu ortada. Ama su akacak, yolunu bulacaktır. Sıklıkla söylerim. Dünyada aslında iki millet vardır. Biri Türkler; bunlar yeryüzünde Allah’ın temsilcisidirler. Diğeri ise Yahudiler; onlar da şeytanın yeryüzündeki temsilcisidirler. Diğer milletler ise bu iki toplumun arkasında saf tutarlar. Daha çok da ikincisinin arkasına. İyilik ve kötülük için kendimize ve çoluk çocuğumuza bakacağız. Biz fert ve aile olarak iyileşirsek toplum da iyileşecektir. Ümitsizlik asla yok.
UHUD SAVAŞINDA NE OLDU
Uhud savaşında Hz. Peygamber düşman saldırısında başındaki miğfer yarılıyor ve başından yaralanıyor, kanıyor. Bunun üzerine “Peygamberine bunu yapan, yaralayan bir millet gün yüzü görür mü” şeklinde bir ifade kullanıyor. Yüce Allah bu sözünde dolayı Hz. Peygamberi ikaz ediyor. Mealen “Beddua etmek senin işin değil. Belki tövbe ederler” ayeti iniyor. Özetle; “Sen rahmet peygamberisin, sen işine bak” deniliyor. Ayetin tam hali ise; “(Ey Muhammed!) Bu iş senin elinde değildir. Allah dilerse onları bağışlar, dilerse zalim olmaları sebebiyle azap eder.” (Âl-i İmran Suresi 3/128) Kin ve kibir yok, af etmek gerek. Burada Allah, peygamberine hatırlatıyor: İnsanların akıbeti, bağışlanıp bağışlanmaması yalnızca Allah’ın iradesine bağlıdır.
Peki, karşıda düşman varsa, ne olacak. Düşmanı öldürürken bile savaşta, kin olmayacak. Af dilerse, teslim olursa öldürülmeyecek. Yani kin ve kibir hayatımızda olmayacak.
Bilindiği gibi Hz Ayşe’ye iftira atılıyor. İftirada bulunanlardan biri de Ebu Bekir’in teyzesinin oğlu Mistah b. Esâse’dir. Çok fakir olduğu için Hz. Ebu Bekir bu kişiye hep yardım edermiş. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir ona yardım etmeyeceğine, yardımı keseceğine dair yemin ediyor. Bunun üzerine “Siz Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz” ayeti (Nur suresi, 22.ayet) gelir. Tam şekli; “Sizden erdemli ve varlıklı kimseler, yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (bunlar tarafından iftiraya uğrasalar bile) yardım ememe konusunda yemin etmesinler. Onları affetsinler, hoş görsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Allah, müminlere affı ve bağışlamayı öğütleyerek, kin ve öfke yerine merhamet göstermelerini istemiştir. Özetle; insanların hataları karşısında bağışlayıcı olmak, Allah’ın affına mazhar olmanın yoludur.
ENAYİ OLMAK / ADALETLİ OLMAK
Çok ilginç bir başlık ve yaklaşım. Kızdığınız, size kötülük yapan eşe, dosta veya akrabaya karşı “Biraz enayi”, daha uzakta olanlara ise “Adaletli” olacaksınız diyor konuşmacı dostumuz. İlk planda tuhaf gelse, nasıl olur dense de; biraz durup, sakinleşip, sükûnetle bu ifadeyi tekrar tekrar okur, üzerinde düşünürsek düşüncemiz değişebilir. Diyor ki konuşmacı; böyle yaparsanız /yaparsak “Allah bunu yapanın hep yanında olur.” Gerçeği arayanlar için ne büyük lütuf bu. İyilik ile kötülük bir değildir. Kötülüğü iyilikle sav. (Sebe’ 41/34) Farkına varmadan zamanla arada kadim bir dostluk bile oluşur. Yaratan’ın 99 isminden /sıfatında (Esmaül hüsna) bazıları biz insanlarda /kullarında tecelli eder. Faziletli /erdemli insan fazlası olandır. Üstüne borcu olmadığı halde, içinden geldiği için iyilik yapanlardır. Bize düşen; mesela, Allah rızık verir, biz de vereceğiz. Allah (dilerse) affeder, biz de affedeceğiz. Allah yardım eder, biz de yardım edeceğiz. Affedici, hoş görülü olmak, yardım etmek; evet. Fakat, kılıç kullanmak gereken yerde ikram etmek doğru değildir. İkram edilecek yerde de kılıç kullanmak doğru değildir.
Sufilikte amaç, kalbi kötülüklerden arındırmaktır. Dünya sevgisi hiç olmayacak değil. Bir lokma bir hırka ifadesi bizim inancımızda yok. İnsanın iyi bir evi, iyi bir bineği, iyi bir eşi olsun. İslam’ın beş şartı denen konuların ikisi zaten maddiyata /paraya dayanır. Hac ve zekât böyle; bunlar ancak ve sadece parası olanlardan isteniyor. Gücü hukukta, yani adaleti tesis etmede kullanacaksın.
FAZİLET / ERDEMLİLİK / ZEKÂT
Her türlü maddi imkâna (para, sağlık, yetki vs.) rağmen erdemlilik /fazilet şudur; azmamak. “Ben Allah’tan korkarım diyebiliyorsan, iş tamam” diyor. İlave ediyor; Dünya malının değersizliği ile ilgili çok yanlış bir kanı, algı var. “Su, geminin altında ise gemiyi yüzdürür. Gemi suyun üstünde yüzer. Su geminin içine girerse gemiyi batırır; mal, servet, üreterek paylaşarak elimizin altında olursa bize hayat bahşeder, fakat mal sevgisi gönlümüze girerse bizi batırır.” Zekât kullanmadığınız paraya vardır. Topluma sunmadığınız varlığınızdan vermekle mükellefsiniz. Para mutlaka piyasaya girmeli ki üretken olsun. Bu çark içine girerse ise insanlar geçimlerini sağlayabilirler. Üreten, satan, alan olacak ki para elden ele dolaşsın, ihtiyaçlar karşılansın. Fabrikaya zekât olmaz. Orada belki bin insana iş sağlanıyor, helalinden, şerefiyle insana geçim imkânı veriyor. Ne güzel ne mutlu. İmrenilecek bir hal. Yaratan; verirseniz artırırım diyor. Sadaka ile mal artar. Haksız, haram kazancın sonu ise batıştır. Hiç beklemediğiniz bir zamanda, bir yerden darbe yersiniz; ne olduğunu, olacağını bile bilemezsiniz, anlayamazsınız. Sokakta çorap satan kişi “çorap alır mısınız” dediğinde, iki çorap, ihtiyacınız olmasa bile alın. İnsanlar şerefleriyle, başları eğilmeden yaşasınlar.
VEREBİLMEK / YÜZÜN ZEKÂTI
Verebilmek mal ile de olur, af ile de tebessüm ile de olur. Hayır dua alırsınız. Asık suratlı insanı sevmem. Yüzün zekâtı tebessümdür. Kibir olmayacak. Buraya hekim olarak birkaç cümle ekleyeyim. Özellikle bazı insanların kaşları düşüktür. Bu insanlar gergin, sert, sinirli olmadıkları halde öyleymiş gibi görünürler. Bu halden kendileri de farkında ve şikâyetçidirler. O yüzden, erken hüküm vermemek gerekir, diye düşünürüm. Konuğumuz keza “şikâyet edenlere” bazen, “Sabah kalktığında bombaların patlamadığı bir ülkedesin, şükretmelisin” derim, diyor. Şükürsüzlük çok kötüdür.
SORU CEVAPLAR BAŞLIYOR / FATİH SULTAN MEHMET NE DEMİŞ
“Dünden beri kendimi Cennetten bir bahçede gibi hissediyorum. Uyku yetmediği, hafif başım ağrıdığı halde” diyor. Aile ve toplum içinde daha anlayışlı, daha gönül yapıcı olacağız. Yediğimize, dediğimize ve ettiğimize dikkat edeceğiz. Bir soru üzerine; “Bizim nesil yokluğa, fakirliğe doğdu. Mücadele etmek zorunda idi. Şimdiki nesil ise hazır buldu. Teknoloji ile daha fazla mesleki ve okul bağlamında daha fazla meşgul oluyorlar. Dini yüceltmek Türk milletinin görevidir. İyi ve kötü dün de vardı, bugün de var. İnsan, ümit ve korku salıncağındadır. Ancak hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız.
Duanın şartı; dua edenin ağzı temiz olacak. “Sadece kendisi için dua edenin ağzı temiz olmaz.“ Ancak, başkası için dua edenin ağzı temizdir. Bencil olunmayacak, sorumluluk olacak ve diğerkâm olunacak. Müslüman insanları zorlamaz. Anlatır ve dua eder. Fatih Sultan Mehmet’e atfedilen bir söz: “Allah’ın soracağı soruyu bir kimseye sormayın. Kamuyu ilgilendiren konular hariç tabii ki. Toplumun hakkını yiyen, toplumun huzurunu bozan –yasal çerçeve içinde yargılanır- af olmaz. Bir dinleyici; “Türkler yeryüzünde adaletin hep temsilcisi oldular, yine hep olacaklar” diyor.
FATİH SULTAN MEHMET DİYOR Kİ
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra verdiği fermanda “İnsanlara Allah’ın soracağı soruları sormayın. Kulun kula soracağı soruları sorun. Aç mısın, susuz musun, geçinebiliyor musun, evin var mı, hasta mısın, evinde hasta var mı?” Allah’ın soracağı sorular: İnanç, iman, ibadet gibi konular. Bunlar kul ile Allah arasındadır. Fatih bununla, yöneticilerin halka yaklaşımında dünyevi ihtiyaçları öncelemelerini, dini sorgulamayı değil sosyal sorumluluğu esas almalarını istemiştir.
Bir konuk; sizin söylediğiniz bir söz vardı, şöyle şöyle diyerek. Onun hikâyesi neydi diye sordu. İzmir Kemalpaşa Bağyurdu’nda Sakız Hocaya altmış yaşlarında bir adam gelmiş. Bana bir tavsiyede bulun demiş. Sakız hoca da, bakmış adama; durumuna göre cevap vermiş. “İyi bir mümin olmak istiyorsan: Kıl beşini; Helalinden ye aşını; Karıştırma el âlemin işini.” Ekliyor; ”Mottomuz şu olacak: Bireysel arınma, toplumsal adalet” Dinleyicilerden Reşit Ürper bey de ekliyor: Ladikli Ahmet Ağa da şöyle dermiş; Ye aşı, Kıl beşi, El âlemin üçü beşi, Hükümetin gidişi. Karışma seyret.
Bir soru üzerine, iyilik güzellik adına musiki ile ilgili çok büyük sıkıntı var, diyor konuğumuz. Gençler türkü ve şarkı dinlemiyor. Konu ile ilgili Uhud savaşına dair bir hadiseyi anlatıyor. Birçok Müslüman kadın, savaşta can güvenliği tehlikeye düşen Hz. Peygamber için “Kurtulur, sağ salim gelirse şunu yapacağım, bunu yapacağım” diye adaklarda bulunurlar. Bu kadınlar arasında, “gırtlağındaki sesinden ve elindeki definden” başka bir şeyi olmayan, şarkı söyleyerek geçinen bir kadın da vardır. “Hz. Peygamber salimen gelirse ben de ona bir şarkı söyleyeceğim” der adak olarak. Savaş sonrası kadın Hz. Peygamberin huzurunda, böyle bir adağım vardı deyince, Hz. Peygamber “buyur, adağını yerine getir” buyurarak ona izin veriyor. Buna rağmen bazı alimler farklı rivayet ve yorumlarla şarkı söylemeye “haram” diyecek kadar ileri gitmişlerdir.
MEHMET AKİF ERSOY, SADİ IŞILAY VE MUSİKİ
Bir rivayete göre, Mehmet Akif Ersoy’un da bulunduğu mecliste, Türk müziğinin önemli keman virtüözü ve bestecisi genç Sadi Işılay’ın (1899–1969) babası Akif’e, “Üstadım. Bu çocuk keman çalmaya merak sardı, bazıları günah olduğunu söylüyor, siz ne buyurursunuz?” diye soruyor. O da Sadi’ye, “Bir taksim yapar mısın evladım” diyor. Sadi Işılay taksimi bitirince şu dörtlüğü söylüyor:
Bütün eşya Hüda’yı (Allah’ı) zikreden bir sırr-ı hikmettir
Kemanın bî güman (şüphesiz) “Allahü Ekber”den ibarettir.
Hulûsumla seni tes’id eylerim (bütün samimiyetimle seni kutlarım)ey Sâdi,
Elinde tecelli eyleyen başka bir halettir.
Son söz: Cennet’in kapılarını açan iki şey; İman ve salih ameldir. Yani güzel işler. Bunlar ise “Bilim ve Sanat”tır. Bütün sanatkârlar Allah’a yakındırlar. Farkında olsalar da, olmasalar da. Hüseyin Köroğlu bey kendi şiiri ve bestesi olan bir ilahiyi okuyarak güzel akşam sona erdi. Yenilerine kavuşmak dilendi hep.
Hayırlı; manen, maddeten bereketli bir Ramazan ayı dileklerimle.
Selam ve saygılarımla… (07.03.2026, Manisa)
1. Ziraat Bankası Manisa Şb. Eğitime Katkı Derneği Iban TR45 0001 0001 8874 3465 6650 01
2. Türkiye Finans Katılım Bankası Manisa Şb. Iban TR37 0020 6000 6401 6780 3700 01
Eğitime Katkı Derneği
https://egitimekatkidernegi.org.tr/
Not: Bu yıl 174 Üniversite öğrencisine burs veriyoruz. Biz sadece aracıyız. En güzel mutluluk kapısı. Mutlu edin, mutlu olun.
