Balkonumda bir ıtır...
Onunla ilk kez bir çiçekçide karşılaştık. Onca renk ve yeşillik arasında sanki bir köşeye atılmış basit bir saksıya çöp misali sokuluvermişti. Belki de çiçekçi bile onun farkında değildi. Her biri şunca para eden alımlı, afralı tafralı, türlü türlü isimli çiçeğin arasında onun hükmü ne olurdu? Serçe ayağı büyüklüğünde bir yanı hafiften kurumaya tutmuş çebiç bir daldı. Fakat benim içimdeyse tam çocukluğumdan köklenip gelen bir ıtır duygusu vardı. Komşumuz Dudu halamın Vita tenekelerine dikip gülüşüyle daha bir yetiştirdiği ıtırlar kışın içeriye, pencere önüne alınır oradan kar bakışlı sultanlar çıkarılırdı. Hele elinizi yaprağına sürüp de burnunuza götürdüğünüzde o gizemli koku aklınızı başınızdan alır belli ki ‘ıtriyat’ dedikleri ilme taç olurdu. Gerçi Dudu halam ‘hıdır’ diye telaffuz ederdi onu. Itır, hıdır olmakla başka bir maneviyata mı bürünür bilinmez, çocukken kendimi binlerce ıtır saksısı arasında uyurken hayal ederdim. Kadifemsi yapraklarını cılız kollarıma dokundurur kırağı ipeği gümüşlerine gönül düşürürdüm. İşte bizim çebiçe birden yönelivermem belki de bundandı. İçim ona birden ılıyıp aktı.
‘Ne kadar bu’ diye sordum çiçekçiye. Bu deyişimdeki tereddüt çiçekçinin kaşlarına takıldı çünkü fide desen değil çiçek saysan hiç değildi? Esnafların kurnazca ortaya atıverdikleri ‘ver bir şey, ne verirsen o’ demelerine kanmayın. O kadar da değil dedim içimden, ondaki sonucu hayal ederek makul bir parayı tutuşturuverdim adamın eline. Hepten........
© tarihistan.org
