menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Amerika’nın düşmanı olmak tehlikelidir, fakat dostu olmak ölümcüldür!

17 0
21.06.2026

Bunu karşıma alacağıma arkama alayım, dediğiniz insanlar vardır. Güçlü, zorba ve kavgacıdır. Ama baştan atmak da zordur. Baştan da atılamayınca, sizinle kavga etmesi yerine kavgacılığıyla sizi koruması/dostunuz olması tercih edilir.

Bu basit denklem uluslararası ilişkiler alanında da bir noktaya kadar iş görür. Buradaki ‘güçlü dost’ elbette, başka ülkelerden önce, dünyanın en gelişmiş askeri gücüne sahip Amerika’dır. Amerika’nın dostu olmak, düşmanı olmaktansa güvenli ve kârlı görünür.

Ortadoğu’daki birçok ülke, bu anlamda, Amerika’nın dostudur ve dostluklarını, topraklarını Amerikan üslerine açarak gösterir. Dünyanın bu en gelişmiş savaş makinesine ait üslere saldırmaya kimsenin cesaret edemeyeceği varsayımıyla, bu güçlü dostun küçük dostları kendilerini vende sanır.

Güçlü dostun gölgesindeki bu güvenlik yanılsaması veya bunun politik bir yansıması olarak, dostumun düşmanı düşmanımdır tavrının bugün Amerika’nın dostları açısından ne anlama geldiğini şu son İran savaşında, körfez ülkelerindeki Amerikan üslerine düşen bombalarla defalarca gördük.

Ama buna gelmeden önce, güçlü ile güçsüz arasındaki dostluğun asimetrik doğası veya böyle bir dostluğun imkansızlığı hatırlanmalıdır. Güçlü dostun/Amerika’nın gerçekte tek dostu güçtür ve o güçle boy ölçüşecek bir düşman karşısında satacağı ilk şey ‘dostluktur’.

Buna yakın bir örnek, İran’a karşı başlattığı savaşta istediği sonucu alamayan ve tehditleriyle, Amerika’nın gücünü göstermekten çok onun sınırlarını teşhir eden öfkeli bir Trump’ın iki hafta önce Umman’a söyledikleriydi. ABD’nin onlarca yıllık müttefiki/dostu olan Umman’a Trump “uslu durmaları” gerektiğini, aksi takdirde “onları havaya uçurmak” zorunda kalabileceğini söylemişti. 

Amerika’nın dostu olmak… 

Amerika’nın ‘dostu’ Umman’a yönelik Trump’ın bu tehditkâr sözleri, birçok analist tarafından başta basit bir dil sürçmesi olarak ele alınmıştı. Seksen yaşına giren başkan daha önce de lider, ülke ve şehir isimlerini bolca karıştırmıştı. Bu da onlardan biri olmalıydı. Ancak durum böyle değildi. Trump hakikaten Umman’a sataşıyordu.

Umman’ın açıkça hedef alınması gerçekten de şaşırtıcıydı. Ama istisna değildi. Ortadoğu’daki müslüman bir ülke olarak Umman’a kıyasla Washington’un çok daha yakın olduğu ve küresel kapitalizmin kaymağını birlikte yediği Avrupa’ya da Trump’ın yaklaşımı benzerdi. Savaşa katkı için NATO üyelerini savunma harcamalarını artırmaya zorladı, kabul görmeyince negatif bir tehditle, bir saldırı durumunda onları korumayacağını söyledi. Daha da ileri gidip, Rusya'nın onlara "istediğini yapabileceğini" ima etti. Avrupa Birliği’ni gümrük tarifeleriyle tehdit etti. Kanada ve Meksika ile yürütülen ticaret anlaşmalarını sert pazarlıklarla çıkmaza sürükledi. Ve hatta Grönland'a göz dikti. Bölgeyi ABD'nin kontrolüne almak istediğini, bunun için de gerekirse müttefiki/dostu Danimarka'ya ekonomik yaptırımlar da dahil her türlü yöntemle baskı uygulamaktan çekinmeyeceğini söyledi.

Elbette bütün bunlar, Amerika’nın kendi dostlarına yönelik ‘düşmanlığı’ Trump’la başlamadı. Ama ikinci kez düşünmeye, strateji, taktik ve protokole gelemeyen nezaketsiz karakteri sayesinde Trump kendinden öncekilerin yapmadığını yapıp, bunu hiç olmadığı kadar görünür kıldı ve NATO örneğinde olduğu gibi, uluslararası protokolün seviyesini “eğer kavgaya gelmezseniz sizi de döverim” düzeyine kadar indirdi.

İşlemsel (transactional) diplomasi

Bütün bu Avrupalı dostlarını tehdit ederken Trump bir yandan da ‘düşmanı’ Putin ile ilişkilerini geliştiriyordu. Onu sık sık övdü. Batı ile yeniden ticaret yapabilen barışçıl bir Rusya'nın yatırım fırsatlarını öne çıkardı. Bunu yaparken de durmadı ve Avrupalılar tarafından ödenmek üzere Ukrayna'ya milyarlarca dolarlık yeni silahlar göndermeye devam etti. Yani, bir yandan Rusya ile ekonomik fırsatları değerlendirirken diğer yandan Rusya ile savaştaki Ukrayna’ya silah sattı, parasını da Avrupalı dostlarına ödetti.

Dost ile düşmanın birbirine karıştığı, geleneksel düşünce kamplarından, kutuplardan ve ideolojilerden ‘arınmış’ ve görünürde çelişkili bu dış politikanın ayırt edici özelliği Trump’ın kişiliğiyle özdeşleşenöngörülemezlik, tutarsızlık veya ilkesizlik değil fakat ‘işlem’dir. Buna göre, her şey ticari bir işlemdir. Geleneksel uluslararası ilişkiler yaklaşımlarından farklı olarak, işlemsel diplomaside uzun vadeli ittifaklar ve kurumsal taahhütler yoktur, maliyet-kazanç hesabına dayalı işlemsel ilişkiler vardır. Bu paradigmada devletler arası ilişkiler, ortak değerler ve bölgesel/ekonomik çıkarlara dayanan kalıcı stratejik ortaklıklardan ziyade tarafların elde edeceği kazançların sürekli yeniden hesaplandığı, emlak pazarlığına benzer bir mantıkla ele alınır. Askeri üs hakları, istihbarat paylaşımı, göç, çevre veya finans gibi ekonomik, ekolojik veya güvenlik alanındaki her türden işbirliği ve stratejik ortaklık, böylelikle, birbiriyle bir para gibi değiştirilebilir ve potansiyel olarak ticareti yapılabilen varlıklara/işlemlere dönüşür.

Bir işlemin iki tarafı vardır. Ve alan memnun satan memnunsa işlem tamamdır. Bu nedenle, Grönland’ıkendi topraklarına katmak isteyen Amerika için sorulması gereken soru Gröland halkının bunu isteyip istemediği değil, fakat “Grönland kaça?” dır. Bundan on yıl kadar önce Avrupa’nın ödediği bir para karşılığında Türkiye’nin Suriyeli göçmenleri kendi topraklarında tutması da yine benzer bir ‘işlem’dir.

Ukrayna örneği

Kendini her şeyden önce iyi bir deal breaker/iş bitiren olarak tanıtan ve başka şeylerden çok, yatırımcı iş adamlığıyla bilinen Trump için işlemsel diplomasi, biçilmiş kaftan gibi görünür. O tam bir işlemci/yatırımcıdır. Ve tıpkı rasyonel bir yatırımcı gibi, işlem azıcık uzayıp da maliyet-fayda denklemi bozulunca işten hemen soğur ve yatırım yapacağı yeni fırsatları aramaya koyulur.

Onun Ukrayna’ya yönelik değişen tutumunda da olan buydu. Hatırlanacaktır. Geçen yıl, sahada hedeflediği kazanımları elde edemeyip de savaşın uzaması üzerine Trump ‘dostu’ Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’yi basın mensuplarının önünde bir çocuk gibi azarlamıştı. Bir devlet başkanının kamuoyu önünde açıkça küçük düşürüldüğü istisna örneklerden biri olarak tarihe geçen bu görüntüde Trump Zelenski’yi kaybettiği açıkça belli olan bir savaşı sürdürmekle ve milyonlarca insanın hayatıyla oynamakla suçluyordu. Tıpkı yatırımının nereye gittiğini soran bir iş adamı gibi, size 350 milyar dolar verdik, diye azarlıyordu. Ama para/yatırım boşa gitmişti. NATO’yu Rusya’nın sınırlarına kadar getirerek Putin’i kışkırtan, Ukrayna’yı savaşmaya teşvik eden ve bu konuda  her türlü desteği vereceklerini söyleyen kendileri değilmiş gibi “Elinde hiç koz yok” diyordu. “Eğer hemen şimdi bir ateşkes teklifi gelirse, bunu kabul et derim.”

Amerika’nın desteği olmadan savaşa kendi başına girebilecekmiş gibi “Biz olmasaydık, bu savaş iki haftada biterdi” diyen Trump’a Zelenski’nin yanıtı da ‘kendini ele veren’ türdendi. “Putin, üç günde biter demişti.” Zelenski de bu savaşa neden/kimlerin adına girdiğini iyi biliyordu.

Azarlanan, küçük düşürülen Amerika’nın yakın dostu Zelenski “Bana ateşkesi kabul et diyorsunuz da…” demişti. “Bizim nasıl bir durumda olduğumuzu, nasıl sorunlarla uğraştığımızı biliyor musunuz?”

Oysa Ukrayna’nın düştüğü durumun bir önemi yoktu. Trump için ‘işlem’ artık bitmişti. O artık, zararın neresinden dönersen dön anlayışıyla, Ukrayna’ya harcadığı parayı ülkenin toprak altı minerallerinin yarısınıkullanma hakkıyla tazmin etmenin yoluna bakıyordu.

Zelenski, Amerika’nın dostluğunun ‘kalıcı’ olacağına inanmıştı

Tabii Zelenski, ‘güçlü dostun’ yüz çevirdiği, basit bir ‘aşk kurbanı’ değildi. Tıpkı topraklarını Amerikan üslerine açan körfez ülkeleri gibi o da aşkını/güçlü dostu ‘seçmiş’ ve bu dostluğun ‘hakkını vermişti’.

İsrail mecilisinde yaptığı konuşmada, örneğin, İsrail'in Batı Şeria'yı sömürgeleştirmesini özgürlük mücadelesi olarak selamlamış, nükleer silahlara sahip askeri bir süper güç olarak İsrail’in saldırganlığını meşrulaştırmış ve hatta onlarla aynı tehdit altında olduklarını söyleyerek Filistin’dense işgalci İsrail’i mağdur gibi göstererek kendilerini onlarla özdeşleştirmişti.

Zelenski bununla da yetinmemiş, İsrail ve Ukrayna’nın verdikleri savaşlarla aslında topyekun Avrupa uygarlığını savunduklarını iddia etmişti. Belli ki güçlü dostları/Batı medeniyeti tarafından bir gün sahada buruşturulmuş bir kâğıt gibi yalnız bırakılacağını hesap edememişti. Veya Ukrayna’nın Avrupa’nın merkezinde, Batı’yla bütünleşmiş bir ülke olması nedeniyle bu ‘dostluklara’ gerçekten inanmıştı?

ABD “dostluk” ilişkisi kurmaz, güç ilişkisi kurar 

ABD gibi kendi çıkarlarını her şeyin üzerinde gören emperyal bir güç için öncelik, verilen askeri/ekonomik desteğin beklenen stratejik sonuçları üretip üretmediğidir. İşler yolunda giderse, kazanan Amerika’dır. Yolunda gitmezse, kaybeden kendi değildir. İşler yolunda gitmediğinde Amerika’nın başka bir ülkenin toprağı olan........

© T24