menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hakaret ve tahammül arasında: Gazeteci ve siyasetçinin kaybolan kamusal dengesi

11 0
10.04.2026

Demokrasinin olgunluğu, yalnızca eleştiriye izin verilip verilmemesiyle değil, eleştirinin niteliği ve kamusal tartışmaya katkılarıyla da ölçülür. Türkiye’de gözlemlenen temel sorun, medyanın ve siyaset kurumunun eş zamanlı olarak bu niteliği aşındırmasıdır. Eleştiri, giderek hakarete ve kişiselleştirilmiş aşağılamalara evrilirken, siyaset bu dili gerekçe göstererek daha sert ve savunmacı refleksler üretmektedir. Kamusal alan kuramına göre, medyanın ve siyasetin kamusal tartışma içinde oynadığı rol demokratik tartışmanın kalitesini doğrudan belirler, eleştirinin niteliği, bireysel polemiklerin ötesinde kamusal alanın olgunluğunu ve sınırlarını açığa çıkarır.

Bu teorik çerçeve, son dönemde Yılmaz Özdil ile Özgür Özel arasında yaşanan polemik üzerinden somut biçimde gözlemleniyor. 2024 yılı itibarıyla başlayan ve 2025’te açık bir gerilime dönüşen bu tartışma, başlangıçta örtük eleştiriler şeklinde ilerledi ancak kısa sürede doğrudan ve sert söylemlere evrildi. Özdil’in özellikle 2025 yılı başlarından itibaren YouTube yayınları ve köşe yazılarında Özel’i hedef alan ifadeleri, eleştirinin sınırlarını zorlayan bir nitelik taşımaya başladı.

Özdil’in “bir düşünüp beş konuşuyor” gibi ifadelerle başlayan eleştirileri zamanla daha kişiselleşmiş ve aşağılayıcı bir dile dönüşmüştü. “Mesir macunu”, “guguk kuşu” ya da “armut gibi geziyor” gibi söylemler bu aşınmanın somut tezahürleridir. Bu söylemler, politik icraat ve ideolojiye yönelmiş analitik eleştiriler değil, doğrudan kişiselleştirilmiş ve küçümseyici bir dilin ürünüdür. Dolayısıyla burada “sert eleştiri” değil, eleştiri sınırının etik ve mesleki anlamda ihlali söz konusudur.

Tartışmanın kırılma noktası ise 2025 yılı ortalarında yaşanan “geri vites” polemiği oldu. Özdil’in Özel’in siyasi tutumlarını bu ifadeyle eleştirmesi polemiği zirveye taşıdı; Özel’in buna miting kürsüsünden verdiği “o geri vitesi yedirirler adama” şeklindeki yanıt ise siyasal retoriğin sertleştiği bir başka eşik oldu. Bu karşılıklı söylemler, yalnızca iki figür arasındaki gerilimi değil, aynı zamanda kamusal tartışma dilinin dönüşümünü de gözler önüne serdi.

Gazeteci, demokratik süreçleri şekillendiren özerk bir aktör olduğundan, siyasetçinin hoşuna giden değil, kamu yararına hizmet eden soruları sormak gazeteciliğin kamusal sorumluluğunun merkezindedir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Hak ve Sorumluluk Bildirgesi bu çerçeveyi kurumsal bir zemine oturtur. Gazeteci, “kişileri küçük düşürücü, aşağılayıcı ve hakaret içeren ifadeler kullanmaktan kaçınır” ve “gerçeğe ve kamu yararına hizmet eder.” Bu ilkeler, gazeteciliğin yalnızca içerik değil, söylem niteliği üzerinden de değerlendirildiğini hatırlatır. Sertlik mümkündür; ancak bu sertlik, kişisel hakları ve kamusal güveni zedelediği anda demokratik dengeyi tahrip eder.

Mesele yalnızca gazetecilik etiğiyle sınırlı değildir. Aynı polemik bağlamında Özgür Özel’in verdiği tepki de analiz edilmelidir. Burada önemli ayrım, klasik politik eleştiri ile hakaret arasındaki farktır. Ortada sistemik bir eleştiri olmadığı için tepkiyi “eleştiriye tahammülsüzlük” olarak nitelendirmek yanıltıcı olsa da tepkinin retorik niteliği demokratik kamusal alan açısından tartışmaya açıktır.

“O sözleri yedirirler” gibi ifadeler, siyasetçinin kamusal rolünü nasıl kurguladığını ve eleştiriye dair kültürel refleksini gösterir. Demokratik olgunluk, yalnızca haklı olmakla değil, haklılığı hangi üslupla ve hangi etik–mesleki bağlamda ifade ettiğinle de ilgilidir. Eleştiri sınırını aşan bir dile verilen tepki, çoğu zaman gerilimi yeniden üretir ve kamusal alanı kirletir.

Öte yandan, siyasetle uğraşanların, kendilerine yönelen sert, ağır ve hatta incitici eleştirilere katlanması demokratik olgunluğun göstergesidir. Gazeteci, rahatsız edici soruları sormaktan çekinmemeli, siyasetçinin hoşuna giden metinleri yeniden üretmek zorunda değildir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihadı, siyasetçilere yönelik eleştirinin sınırlarının sıradan bireylere kıyasla daha geniş olduğunu açıkça ortaya koyar. Kamusal sorumluluk seçimi, siyasetçiyi eleştiriye karşı daha yüksek bir tahammül düzeyine tabi kılar.

Bu noktada vurgulanması gereken husus, eleştirinin niteliği ile demokratik sistemin bütünlüğü arasındaki ilişkiyi kavramaktır. Sert dilin kamusal tartışmayı kirlettiği an, medya–siyaset ilişkisi bir etik ve sistemik soruna dönüşür. Tarafsızlık, sorumluluk ve özerklik yalnızca bireysel davranışların değil, demokratik sistemin temel taşlarıdır.

Sonuç olarak tablo açıktır: Yılmaz Özdil, eleştiri sınırını aşarak gazeteciliğin profesyonel ve etik standartlarını ihlal ederken, Özgür Özel, bu ihlali gerekçe göstererek daha soğukkanlı ve ölçülü olması gereken noktada sert bir siyasal refleks sergilemiştir. Bununla birlikte, son dönemlerde Özgür Özel’in bu tür polemiklere doğrudan yanıt vermekten kaçındığı ve tartışmayı büyütmemeye dönük daha mesafeli bir tutum benimsediği de gözlemleniyor. Bu değişimi, siyasal iletişimde gerilimi azaltmaya yönelik bir stratejik yönelimin işareti olarak değerlendirebiliriz.

Sağlıklı bir demokratik düzende gazeteci eleştirir ama aşağılamaz, siyasetçi ise kendisine yöneltilen hakaret ve küçümsemeyi kişiselleştirmeden, polemik üretmeden kamuoyuna tepki verir.

Her iki taraf da gereksiz polemiklerin değil, kamusal faydanın peşinde olmalıdır; zira medya–siyaset ilişkisi yalnızca bireysel davranışlarla değil, kamusal alanın demokratik işleyişiyle ilgilidir. Bugün eksik olan tam da bu dengedir. Eleştiri hakarete, tepki ise kışkırtıcı dile dönüştüğünde geriye ne gazetecilik kalır ne siyaset, yalnızca bilgi ve söylem kirliliği kalır.


© T24