menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Selçuk Demirel: Yerle gök arasında bir yerde yaşadığımın hep farkında oldum

7 11
09.02.2026

Diğer

Konuk Yazar

09 Şubat 2026

Selçuk Demirel, Gökyüzüyle Yüz Yüze

Selçuk Demirel! Onunki, Artvin’de başlayan ve 1978’den bu yana Paris’te süren bir hayatın içinde, gündelik olanı şiirle, politik olanı vicdanla, kırılgan olanı mizahla yan yana getiren bir görsel düşünme. Çizimleri yıllar boyunca Le Monde, Le Monde Diplomatique ve The New York Times gibi yayınların sayfalarında yer aldı. İnsanın ve doğanın maruz kaldığı baskıları, savaş ve barışı, düşünce özgürlüğünü, yabancılaşmayı; bazen tek bir simgeyle, bazen çizginin bilinçli ekonomisiyle ele aldı. İşlerini anlık yorumları aştı, zamana yayılan bir görsel düşünce hattına dönüştü.

Okuyan Us Yayınları tarafından, Melike Aydın editörlüğünde yayımlanan Gökyüzüyle Yüz Yüze, Demirel’in yıllar içinde tuttuğu defterlerden, yazdığı notlardan ve mektuplardan oluşuyor. Anlatıyı çizgi değil, kelimeler taşıyor. Ortaya çıkan; bakmanın, hatırlamanın ve anlam vermenin çalışma masasına benziyor.

O çalışma masasında altını çizdiğim pek çok bölümden birini buraya not düşmek isterim: “Uzun yıllar önce Karacaoğlan’dan yapılmış, radyoda dinlediğim bir Anadolu halk türküsünde geçen sözler: “Yüzünde göz izi var, sana kim baktı yârim?” Benim için olağanüstü görsel, şiirsel ve aşk dolu bir dizedir. Gerçeküstücülerin yapmak ve söylemek istedikleri de aşağı yukarı budur: Ben de buna benzer bir şeyler çizmeye çalışıyorum.” -Syf. 190-

Gökyüzüyle Yüz Yüze vesilesiyle, değerli çizerimiz Demirel’e merak ettiklerimizi sorduk.

-Selçuk Bey, kitabın hazırlık sürecindeki o eşikten, yani annenizin vefatından sonra bulduğunuz mektuplarla başlayan arkeolojik kazıdan başlamak isterim. O toplama ve yüzleşme halinde hissettiklerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Önce annemin (2006) daha sonra da babamın ölümüyle üç kardeş yetim kalmıştık. Uzun bir süre ne yapacağımıza karar verememiştik ayrı ayrı ülkelerde yaşıyorduk. Bir gün Çınarcık'taki aile evinde buluştuk. Bütünüyle kaybolacak bu apartmanın bütün detayları ile fotoğraflarını çekmiştim. Vermek ve atmak üzere evdeki eşyaları tasnif ederken banyo dolabının çekmecesinden dibine sıkışmış 1980-81 yıllarında yazılmış üç mektubumu buldum. Paris’teki ilk yıllarımı ayrıntısıyla anlatmışım. Geleceğe umutla bakış, kendine güven, bir bilinmez dünyada bilgilenmeye çalışılan yıllar... Mektuplardaki üslup, anlatım, yirmili yaşlarındaki enerji beni çok etkiledi. Başka neler yazmışım diye Paris’e dönünce arşivdeki eskiz defterlerimi, notlarımı taramaya başladım. Bulduklarımı başka bir deftere kopya etmeye başladım. Sonunda tam 4 defter dolusu yazı kopyaladım.

1979-1984 yılları arasında Türkiye’ye gelememiştim. Bu uzak kalmanın derin yalnızlık duygusu ile mutlaka bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Gittiğimde ya da Paris’e geldiğimde Fransızca bilmiyordum. Bu da önemli bir handikaptı benim için. Bir cins arafta kalmıştım. Notlarımın 1979-80 öncesinde ulaşmam mümkün değildi. Çünkü 12 Eylül faşist askeri darbesiyle estirilen korku ve terörle birçok insan kitaplarını yok etmek, yakmak zorunda kalmıştı. Benimkiler de bundan nasibini aldı. Paris’e gelirken 1974-1978 arası çizdiklerimin bir kısmını ve yaptığım afişlerden de birer kopya getirmiştim. O günleri anlatan bir deftere bir dizi desen çizmiştim (1981-1982). 1987 yılında Ankara Galeri Nev’de sergiledim ve Başıboş adında bir kitapta topladım (Nev-Dost Yayınlari). Aynı desenler 2017 yılında da "Noir" adı altında Paris’te yayımlandı ve sergilendi (Edition Manicius). O günleri dile getiren 1-2 satır da bir şeyler yazmıştım.

Kurşun geçirmez

kurşun kalemlerle...

Her şeyi kurşun kalemlerle çizmeli

Çizmelileri daha sonra

Silebilmeli (1982)

Söz konusu bu üç mektup bu kitabın gerçekleşmesi için bir neden oluşturdu!

-Hatıraları tasnif etmek onların sesini yeniden duymak gibi… “Beni bunca zaman nasıl hatırlamadın” diye size sitem edenler oldu mu?

Böyle bir şey olmadı. Yazılı bir kültürden gelmiyoruz. Günlük tutmak gibi gelen geleneğimiz yok. Sözlü bir kültür, kulaktan kulağa... Yazarak çizerek kendini tanımaya çalışmak… Belki yeni yeni keşfettiğimiz bir şey.

-Kitabınız, 1979’dan 2024’e uzanan o devasa zaman dilimini kapsayan neredeyse yarım yüzyıllık bir arşivin ürünü. Onları edebi bir esere dönüştürürken seçme/eleme kararını ne belirledi?

İyi bir redaksiyon çalışması diyebilirim. Birçok parçayı bir araya getirip hem ilgi ve tarih sırasıyla yan yana getirmek ve bir kitaba dönüştürmek epeyce zaman aldı. Editörüm Melike Aydın ile 6 aydan fazla bir süre yazışarak tape ederken önemli çalışma yaptık.

-Paris’e henüz yeni ayak basmış, dünyayı çizgilerle anlamaya çalışan o genç Selçuk’un gökyüzüne bakışıyla, 45 yıl sonraki Selçuk Demirel’in bakışında fark var mı?

"Yerle gök arasında" bir yerlerde yaşadığımın hep farkında oldum. Bu dünyanın gökyüzündeki maviliğine hem şaşarak hem de hayranlıkla baktım hep. Bulutları ile yolculuklar yaptım.

"Ben hep koyunlara bakıp

Uçsuz bucaksız maviliklerde

gezinen bulutlar çizdim.

Bulutlara bakınca da unuttum çizmeyi, mizmeyi........

© T24