Oslo Opera Binası'nın çatısından bakınca
Ara sıra kulağıma bir şeyler çalınsa, “Kuzey ışıkları” üzerinden baya bir turizm tanıtımı okusam, bir akrabamızın orada yaşaması ya da sevdiğim bir asistanımızın orada hayat kurması gibi ilişkilerim olsa da Norveç benim için uzak bir ülkeydi. Ne zaman ki Norveçlilerin Nazilere karşı direnişini anlatan “Number 24”ü ve Joachim Trier filmlerini seyrettim, o zaman içimde güçlü bir Norveç’i, Oslo’yu görme isteği oluştu.
Bu istek, belki filmlerin etkisinden olabilir, gidip güzel yerleri, mesela fiyordları görmek isteğinden çok, sahici, özgür, başka türlü, daha derin/zengin bir yaşam biçimi kurmuş insanların dünyasını tanıma isteğiydi. Bir de tabii Oslo Opera binasının çatısına çıkmak, oradan şehre bakmak gibi bir arzum da vardı.
Sonunda, bayram tatilini fırsat bilip, Kardelen, Sjors, Mavi ile dört kişi yola koyulduk. Trondheim ile Oslo’yu kapsayan, birçok açıdan etkilendiğim, hayatımı zenginleştiren bir gezi yapmış olduk. Bu kadar etkilenmemde Norveç’in doğası, insanları, tarihi, yarattığı uygarlık, yaşam kalitesi ile yekpare, tutarlı bir güzellik etkisi bırakması kadar; akrabamız Gökçe’nin evinde geçirdiğim zamanların, onun rehberliğinin ve Norveçli eşi ve ailesi üzerinden edindiğim izlenimlerin ayrı bir katkısı oldu. Bir de ilk andan itibaren Google AI modundan yararlanarak gördüğüm, merak ettiğim her konuda kaliteli bilgi edinmek çok işime yaradı ve bu yazıda da bir kenara not ettiğim bu bilgileri kullandım.
Trondheim
Gezimizin ilk durağı Trondheim’da 2 tam gün kaldık ve şehrin küçüklüğü, benzersiz doğası, her yeri yürüyerek gezmenin mümkün olması, daha önce değindiğim yerel yaşama doğrudan temas edebilmemiz çok iyi bir başlangıç yapmamızı sağladı.
Trondheim, Norveç’in üçüncü en kalabalık şehri ve ülkenin en büyük teknoloji ile eğitim merkezi. Nidelva Nehri’nin Trondheim Fiyortu’yla buluştuğu noktada yer alan şehir, zengin Viking tarihi ile modern öğrenci hayatını bir arada sunması ile tanınıyor.
Şehirde ilk gördüğüm bina şehirdeki kraliyet sarayıydı ve bahçesinde gördüğüm kuşları ve ötüşlerini bizim “Yusufçuk” kuşları sanmam şehirle hemen dostluk kurmamı sağladı. Daha sonra bu kuşların “Yusufçuk” ile aynı familyadan Kaya Güvercini veya Norveç'teki yaygın adıyla Bydue olduğunu öğrendim. Bu arada gezdiğimiz hemen her yerde bu güvercinlerin dışında, güzel öten çok sayıda kuşa, bazen insanların ellerindeki yiyeceklerin peşine takılan martılara rast geldik ve bu yüzden Norveç’i kuş sesleri ile hatırlayacağım desem abartmış olmam.
Kaya Güvercinleri
Trondheim’i Gökçe’nin rehberliğinde eski katedralden başlayarak yürüyerek dolaştık. Nidelva Nehri kıyısında dizilmiş, eski dönemlerden kalan renkli ahşap depolar ve kafelerle dolu tarihi mahalle Bakklandet’i,1681 yılında inşa edilen ve “Mutluluk Kapısı” olarak da anılan, “Eski Şehir Köprüsü’nü, dünyadaki ilk bisiklet asansörü olan Trampe Bisiklet Asansörü’nü gördük. Daha sonra eski tersane bölgesine ve sonra çiçekli köprüden geçerek deniz kenarına gittik. En son şehre yakın ormanlık bölgeye gittik ve toplamda 11.000 adım attık. İnsanların zorlu iklim koşullarına meydan okuyarak böylesine güzel bir uygarlık yarattığını görmek beni çok etkiledi.
Bu arada Trondheim'ın musluk suyunun dünyanın en temiz ve en lezzetli sularından biri olduğunu öğrendim.Kentin su ihtiyacının çok büyük bir kısmı, çevresi sıkı korunan Jonsvatnet gölünden karşılanıyor ve su kalitesi sürekli kontrol ediliyor. Suda hiçbir kimyasal tat bırakmayan, ultra gelişmiş ozonlama ve UV (Ultraviyole) ışık teknolojileri kullanılıyor ve bu nedenle musluk suyunda klor kokusu ve tadı olmadığı gibi, bütün restoranlarda musluktan doldurulan su ücretsiz olarak masalara servis ediliyor.
Norveç kültürü ve yaşamı
Norveç kültürü ve yaşamı, yüksek refah düzeyi, derin bir eşitlik anlayışı ve doğayla kurulan sarsılmaz bir bağ üzerine kurulu. Toplum bireysel özgürlüklere ve toplumsal dayanışmaya aynı anda büyük önem veriyor. Gösterişten uzak, iş-yaşam dengesinin korunduğu ve bireysel alanlara saygı duyulan huzurlu bir hayat tarzı hâkim. İnsanlar hava ne kadar soğuk olursa olsun, doğada vakit geçirmeyi bir din gibi benimsemişler, evlerinde sevdikleriyle mum ışığında sıcak, samimi ortam yaratmayı seviyorlar. Kimsenin kimseden üstün olmadığını savunan gayriresmi toplumsal kurala bağlılar ve başarılarla övünmek veya zenginliği sergilemek hoş karşılanmıyor. Bunların ötesinde kadın ve erkek hakları tamamen eşit ve babaların doğum iznine ayrılması ve çocuk bakımını üstlenmesi yasal olarak teşvik ediliyor.
Akşam yemeği için Gökçe’lerin evine doğru geçtiğimiz yerler, yamaçlara kurulan evlerin güzelliği “doğayla kurulan........
