Bir babanın fikrinden doğan burun spreyi glukagon Baqsimi: Türkiye’deki diyabetliler neden hâlâ bekliyor?
İnsanın hep aklında olan konular, yaşamın rutin akışı içinde geri plana itilebiliyor ve sonra bir akşam vakti telefonunuzu açtığınızda Barselona’da şiddetli hipoglisemi geçiren oğlunun başındaki babanın korku ve telaş dolu sesi ya da bir annenin bilincini kaybeden kızının başında ambulans gelinceye kadar yaşadığı korku dolu anları anlatan mesajı bütün gündeminizi değiştirebiliyor.
Geçen hafta pazar günü yazan annenin anlattıklarını okuyorum. Nil, bir gezi sırasında ağır bir hipoglisemi geçirmiş, bilincini kaybetmişti. Yanlarında glukagon olmadığı için ambulans beklemek zorunda kalmışlar. Ambulans geldiğinde Nil toparlamaya başlamış, daha sonra damar yolundan glukoz verilmiş ve hastanede gözlem altında tutulduktan sonra taburcu edilmişti. Annesi, yaşadıklarının kendisini çok korkuttuğunu, kızının zarar görme ihtimalinin aklından çıkmadığını yazıyordu. Nil ise hemen eski pozitif haline dönmüştü.
Bir başka anne, glukagonu başarıyla uyguladığını ama olaydan sonra hipoglisemi korkusunun daha da arttığını anlatıyor. Bir diğeri, çocuğunun bilincini kaybettiği o dakikaları hayatı boyunca unutamayacağını söylüyor.
Bir hekim olarak ağır hipogliseminin klinik özelliklerini biliyorum. Ama ailelerin anlattıklarını okuduğumda, tıbbi tanımların dışında kalan bir gerçekle yeniden karşılaşıyorum: Çocuğun bilinci kapandığında yalnızca kan şekeri düşmüyor; ailenin güven duygusu da ağır bir şekilde sarsılıyor.
Üstelik bu ailelerin önemli bir bölümü sürekli glukoz ölçüm sensörleri, insülin pompaları ve otomatik insülin iletim sistemleri kullanıyor. Diyabet tedavisinde teknolojinin sağladığı bütün ilerlemelere rağmen şiddetli hipoglisemi riski ortadan kalkmış değil.
Kliniğimizde son bir yıl içinde şiddetli hipoglisemi geçiren yedi çocuğu değerlendirdik. Yedisinin de sensörü vardı. Beşi nöbet geçirmişti. Dördünde olay sonrasında hafıza kaybı görülmüştü.
Bu yedi çocuk, Türkiye'deki bütün diyabetli çocukları temsil etmiyor. Ama bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: En iyi tedavi olanaklarına sahip çocuklarda bile, bir tür deprem gibi beklenmedik bir acil durum yaşanabilir. Böyle bir durumda ailelerin elinde yalnızca bilgi değil, hemen kullanabilecekleri bir kurtarma tedavisi de bulunmalıdır.
İki çocuğu tip 1 diyabetli bir babanın fark ettiği ihtiyaç
Baqsimi'nin öyküsü tam da bu noktada başlıyor. Kanada Quebec’te yaşayan girişimci Robert Oringer, diyabetle kişisel olarak tanışmadan önce ilaç sektöründe yedi yıl satış alanında çalışmıştı. Ancak büyük oğlu Cory üç yaşında Tip 1 diyabet tanısı alınca, ailenin yaşamı kökten değişti. Bundan yalnızca bir ay sonra, henüz dokuz aylık olan küçük oğlu Justin'e de aynı tanı kondu.
Oringer ve eşi Marla, bir anda yalnızca çocuklarının insülin tedavisini öğrenmek zorunda kalmadılar; ağır hipoglisemi ihtimaliyle yaşamayı da öğrenmek zorunda kaldılar. Onlar için özellikle korkutucu olan, çocukların kan şekerinin çok düşmesi ve o sırada kendilerinin yanlarında bulunmamasıydı. Bu korku, başka insanlarla ilişkilerini ve çocuklarını başkalarına emanet edebilme özgürlüklerini etkiliyordu.
Geleneksel glukagon kitlerinin önemli bir sorunu vardı: İlacın uygulanmadan önce hazırlanması gerekiyordu. Acil bir durumda, yoğun stres altında ve çoğu zaman tıbbi eğitim almamış birinin bu işlemi gerçekleştirmesi kolay değildi. Ayrıca soğuk zincirle taşınması gerekiyordu.
Oringer’in dikkat çektiği ihtiyaç basit ama önemliydi: Ağır hipoglisemide kullanılacak ilaç yalnızca etkili olmamalı, ihtiyaç duyulduğunda kolayca uygulanabilmeliydi. Onun düşü, cepte taşınabilecek ve en kolay uygulanabilecek bir glukagon elde etmekti. Yıllar önce bir kongrede bu düşünü nasıl gerçekleştirdiğini anlattığı konuşmasından çok etkilenmiştim.
Baqsimi’nin geliştirilmesi
Bu fikir, Kanada'da Locemia........© T24
