Kim bilir kaç eylül, kaç ekim...
Birkaç hafta önce, Sait Faik'in bir öyküsünden "Sonbaharda yapraklar konuşur" cümlesini ödünç alarak, bu başlıkta bir yazı yazmıştım. O günlerde Kaz Dağları'nın güneşi hiç kaybetmeyen doruklarında, meşe ağaçlarının yaprak uçlarına, çok dikkat edilmese görünmeyecek sarı noktalar düşmeye başlamıştı. Vadilerin, yamaçların içinde gizemli dünyalara açılır gibi görünen patikalarda yürüyenler, yaz boyu tükenmeyen cömert kekik kokularını hâlâ duyabiliyorlardı. Göğün berraklığı Ege'nin derin maviliğiyle buluşuyordu. Ağustos böcekleri kısa ömürlerinin sonuna yaklaştıklarını bilmeden çılgınca ötüşüyorlar, rüzgârla birlikte ormanların şarkısını söylüyorlardı. Bütün bunlar yaz aylarının hiç bitmeyecek gibi uzayıp giden günlerine yaşama sevinci katıyordu. Sonra o minik sarı lekeler yaprak uçlarından ilerlemeye başladı. Hiç acele etmeden. İncitmeden. Zeytinler yemyeşil büyümeye başladı ağaçlarda, üzümler baş döndürücü bir parlaklıkla görünür oldu asma kütüklerinde.
Sonbaharın gelişini Kuzey Ege'de Troya meşesi denilen ağaçları gözleyerek karşılamak farklı bir duyguya eşlik eder. Zeus'un kutsal ağacıdır bu. Homeros, İlyada'da, bir kahramanın devrilip ölmesini bir meşe ağacının yıkılmasına benzetir; öyle güçlü bir özdeşlik kurar. Alexandria Troas'ta ve Troya'da çelenklerde, takılarda, taclarda, bina alınlıklarında ve sütunlarda meşe dalları ve yaprakları motif olarak bolca kullanılmıştır. Özellikle altın mücevherlerdeki yaprak motifi, ağaçlardaki sonbahar yapraklarıyla tıpatıp aynı rengi taşır. Yapraklar, sonbaharın yüzünü kışa döndüğü zamanda da kolayca terk etmezler dallarını.........
