menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kurtuluş’la kurtulamayanlar...

8 0
latest

Emin Alper’in, kutluyoruz, Berlin’de Gümüş Ayı ödülü alan Kurtuluş adlı filmi daha önceki filmleriyle benzerlikler ve çelişkiler sunan, tabakaları olan, farklı okumalara açık, bir hayli karmaşık, filmografisi başarılı bir yapıt. Filmin temel konusu, soyut değil somut devlettir ve devletin son kırk yıldır kurucu dışarısı (constitutive outside) olan Kürt sorunudur. Fakat film temel problemini yapıtın içinde çözememiş. O nedenle de kendi üstüne kapanıp kalmış. Film iddiasını, psikanalitik bir terimle belirteyim, izleyiciye transfer ediyor. Yine de tartışmalı bir filmi vücuda getirdiği için Alper’i kutlamak gerek.  

Filmin yüzeyinde, koruculuk yapan, dolayısıyla devletle ittifak içinde olan bir köyde (Bezariler) dededen küçük toruna geçen şeyhliğin yarattığı sıkıntı söz konusu ediliyor. Korucu olmayı reddedip toraklarını terk eden köylülerin (Hazeranlar) topraklarına Bezariler el koymuştur. Şimdi Hezeranlar dönmüş ve arazilerini geri almayı istemektedir. Köyde küçük bir grup bu talebe karşı direnmeyi öngörüp örgütleyerek, şeyhlikten dışlanmış abiyi tahrik eder. Neticede, karmaşık bir şekilde önce abiye sonra tüm köye yayılan bir rüyayla ayaklanma gerçekleşir, köylüler mevcut şeyhi devirir, basıp, Bezarilerin tamamını öldürür. İleride döneceğimiz kritik bir noktayı burada belirtelim: yönetmen Emin Alper, başlangıçta olayların gerçek olduğunu beyan ediyor.

Önce şu soyut (görünmeyen) ve somut (görünen) devlet meselesini ele alayım. Artık neredeyse Saatli Maarif Takvimi bilgisi haline gelen önermesiyle Foucault, 17. Yüzyıldan itibaren klasik temsilin sonuna gelindiğini, yani gösterilenin doğrudan ve gerçekçi şekilde gösterildiği o klasik anlatımın bittiğini iddia eder, görüşlerini kanıtlamak için de çok meşhur olmuş ama çok zor kitabı Sözcükler ve Şeyler’in başında Velasquez’in Las Meninas tablosunu çözümler. Buradan hareketle Hapishanenin doğuşu adlı yapıtında da hapishanelerin doğuşuyla devletin ve erkinin görünmezleştiğini ortaya koyar. Eskiden işkenceler, idamlar halkın gözü önünde cereyan ederken zamanla tamamı yüksek duvarların arkasına çekilir. Devlet erkini bir ‘hayelet’ olarak işle(ti)r.

Emin Alper’in filminin temel sorunsalı bu olgu etrafında biçimleniyor. Alper’in daha önceki filminde, Kurak Günler, devlet, izleyenden de filmdeki öznelerden de nispeten görünür, görülür. O filmde, devlet her şeyiyle ortadadır, doğrudan müdahalelerde bulunur ve kendisini savcılarla, adli tabiplerle, raporlarla somutlaştırır. Açıkça devlet bir ‘eden’dir (agent).

Yeni filminde de Emin Alper devleti taraf yapmaktan çekinmemiş. Fakat ortada çözülmemiş bir devlet sorunsalı var. Devlet bu filmde bir sorunsal olarak teşekkül ediyor ama konumunu bir türlü yeterince netleştiremiyor. Doğal. Çünkü, ele alınan sorunsal, Güneydoğu Anadolu, Kürt, PKK, Korucu sorunsalı, devletin müdahalede bulunduğu, içinde olduğu ama bir o kadar da görünmez olduğu alanlar. Devlet tüm bu oluşumların odağı olan ama bir o kadar da kendisini gizleyen bir varlık. Biraz şu giz/lilik meselesi üstünde durayım.

Devletle ilgili, ilk kez Tacitus’un Annales’inde ele aldığı fakat Rönesans’ta geliştirilen bir ‘gizem’ (mystery) konusu vardır, Devlet, gizemli bir varlıktır. Dolayısıyla devlet bilgisi de gizli olmak zorundadır. Zamanla bu görüş iki temel kavrama yol açtı. Birincisi, arcana imperii kavramıdır ve ‘devletin sırları’ (‘arcana’ kelimesinin kökü, göğüs daha doğrusu zırh sözcüğüdür) anlamına gelir. Devlet, sırla iç içe olan bir varlıktır. Kendi içine kapalıdır. Kendisini göstermediği gibi, hakkındaki bilgiyi de efsaneleştirir. Ona erişmek sadece onunla iç içe olanların hakkıdır. Hatta yeri geldiğinde devlet onlara da kapanır. (Örneğin Bülent Ecevit, Özel Harp Dairesi kavramını ilk kez Başbakanlığı döneminde ve tesadüfen duyduğunu belirtir) Bugün ‘derin devlet’ dediğimiz görünmez, bilinmez ve tüm efsanelerde olduğunca bir süre sonra yapılıp edilen her şeyin kendisine atfedildiği ‘varlık’ veya mekanizma tamı tamına arcana imperii olarak düşünülmelidir.

İkinci kavramı Giovanni Botero öneriyordu: devlet aklı (reason of state). Bu kavramın Osmanlıcası hikmet-i hükumet’tir. Maalesef Türkçede bugün çok yanlış kullanılıyor ve olumlu bir anlam yükleniyor. Devlet aklının, kontrollü, dengeli bir tavrın, tutumun aracı olduğu ima ediliyor. Tepeden tırnağa yanlıştır. Hikmet-i hükumet, devletin, ‘beka’ için yaptığı her şeyin mubah görülmesi gerektiğini ifade eder. Devletin sorgulanamazlığı anlamını taşır. Açıkçası devletçi söylemi tekrarlar ve yeniden üretir.

Botero’nun getirdiği ikinci kavram gizleme, saklamadır (dissimulation). İki anlamı vardır. Birincisi, devlet yönetiminde bulunanlar bile bilgiyi, bildiklerini diğerlerinden, birbirlerinden saklar. Devlet yönetmenin esası bu sır tutma, hatta ikiyüzlülüktür ki, ‘dissimulation’ sözcük olarak bu anlama da gelir. İkincisi, bir yerde eğer arcana imperii varsa orada halk ikinci plandadır. Çünkü halk, vulgus, bilgisiz ve cahildir, yani vulger’dir. Devlet kendisini ondan ayrıştırmak zorundadır.

Alper’in filmi, bilerek bilmeyerek, bu eksene oturmuş. Filmin karmaşık ve iç içe geçmiş yapısı içinde, devletin ve devlet temsilcisinin (bizzat devlet demektir) yani Şeyh olan abinin hükmü esastır. Filmdeki hayalet ‘devlet’tir, onu ikame edecek şekilde merkezi otoritedir, onun kurduğu, koruduğu düzendir. Yani devlet hiyerarşisi ve otoritesi varsa düzen de vardır diyor film. Hatta düzen düşmanın bekasını da kapsar görüşünü öne sürüyor. ‘Devlet aklı’ yani hikmet-i hükümet varsa ortaya çıkan problemler (yağma edilmiş toprak sahiplerinin mülklerini geri almak istemesi) içinde çözülecektir.

Tam o noktada isyan çıkar. Yani ‘yıkıcı ve bölücü faaliyetler’ devreye girer ve vulgus halk, icami-i ümmetle yani kamuoyuyla karar alır. İktidarı devirir. Ondan sonrası hayli ‘popülüst’ bir gelişmedir. Halkın aklı, düşüncesi ayaklanır ve gidip kendilerine tehdit oluşturan köyü baştan başa katleder. Film o kadar devletçi bir tutum içerir ki, zevahiri kurtarmak için geriye kalan (yönetmenin ‘bıraktığı’) güzel kız çocuğunun gerçek mi sanrı mı olduğu dahi belirsizdir. (Ayrıca bu ‘ikiz’ sembolünün ‘dis/simülasyon’ kavramıyla ilişkisini özellikle düşünmek gerek.) Uzun sözün kısası, filmin mantığına, iletisine göre iş halka bırakılırsa olacak olan budur. Üstüne üstlük halk yalancıdır, sahtekardır, yaptığı eylemi teröristlerin üstüne atacak kertededir. Halbuki jandarma ve şeyh abi işleri suhuletle çözmeyi biliyordu.

Gelelim işin öteki yanına. Filmdeki halk isyanı, ayaklanması dini bir taassubun etrafında şekilleniyor. Kardeşinin Şeyhlik makamına gözünü dikmiş abinin gördüğü veya gördüğünü iddia ettiği rüyalar, sonunda, çıkış arayan halka bütünleşir. Rüya yoluyla tecessüm eden bir tür vahiy kitleselleşir ve hareket başlar. Yönetmenin bu çıkışı önce devlet kuruluşunun ardındaki sembolizmaya bir göndermedir. Devletler sembolleri ve mitolojileriyle ortaya çıkar. Her devletin kuruluşu kan dökmek üstünedir.

Ama öte yanda yönetmenin başka bir vurgusu var: din. Bu kavramın mitolojilerle ilişkisi malum. Ama Emin Alper’in vurgusunu nereye yerleştirmek gerektiği sorunun yanıtı meçhul. Dinin, ne diyelim, ‘ilkel halinin’ veya softalığa dayanan formunun yani aydınlanmamış pratiğinin yıkım getirdiğini yönetmenin öne sürdüğü kesin. Bu değerlendirme ise bir hayli eski bir yorum. Hele dini bir kalkışma yaşayan kitlenin biraz büyülü gerçekçilik romanlarını andıran, daha çok Juan Rulfo’nun muhteşem romanı Pedro Paramo’sunu çağrıştıran bir cinsellik anlatımıyla bütünleşmesi işi büsbütün karıştırıyor ki, orada kurulan sembolizmaya bilhassa girmek istemiyorum.

Nihayet son nokta: filmin başında olayların gerçek olduğu belirtiliyor. Ama o zaman geriye bir soru kalıyor ve de opere, yani, cevabı yapıt dışında aranması gereken bir soru o: köy katliamlarının gerçeği nedir, devlet bu işlerde nerede duruyor? Kuşkusuz yakıcı bir soru ve elbette son kırk yılın ilgili literatüründe çok tartışıldı. Ne var ki, öne çıkan sorunun, böylesine uzun, katmanlı, iç içe daireler şeklinde gelişen bir filmin adı geçen yapıtın içinde yani opere citato yanıtlanmaması, başka bir şey söylemeyeyim, çok şaşırtıcı. Zımni olarak topluma yalan söylendiğini belirtiyor. Fakat bu yalanın yapıtın bünyesinde kanıtlanması gerekirdi. Konu izleyiciye sadece ir referansla intikal ettirilmemeliydi.

Başa döneyim, Kurtuluş güçlü bir film, kapsamlı ve karmaşık. İzleyeni labirentlerine çekiyor. Fazla uzun tutulduğu, uzun tiratlarla izleyiciyi endoktrine etmeyi hedeflediği belli (ama o son dönem Türk sinemasının ciddi bir sorunu). Yine de kendi sarmalı içinde menderesler oluşturan bu yapıt, devletle ve son kırk yıldır devletin adeta kurucu dışarısıyla (constitutive outside) olan meselesini başka türlü çözmeliydi.

Politik sinemanın başka bir anlamı ve işlevi olabilir mi?


© T24