menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Taht, korku ve sürgün

34 0
28.05.2026

Selanik’teki Allatini Köşkü artık bir saray değil, sessiz bir bekleme odasıydı. Bir zamanlar dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin hükümdarı olan II. Abdülhamid şimdi kendi devletinin gözetimi altında yaşayan yaşlı bir sürgündü. Yıldız Sarayı’nın koridorlarını dolduran hafiye raporları, jurnaller, güvenlik hesapları ve sonsuz denetim arzusu artık geride kalmış görünüyordu. Fakat aslında geride kalan yalnız bir hükümdarın iktidarı değildi. Çöken şey aynı zamanda bir yönetme biçimiydi.

Turan Akıncı’nın “Sürgün: II. Abdülhamit'in Yıldız Sarayı Yılları ve Selanik Sürgünü” kitabı tam da bu nedenle önem taşıyor. Çünkü kitap, II. Abdülhamid’i yalnız tarih kitaplarının alışılmış kutupları içinde ele almıyor. Ne onu yalnız “Ulu Hakan” anlatısına sıkıştırıyor, ne de basit bir “istibdat hükümdarı” klişesiyle açıklıyor. Daha derindeki meseleye bakıyor: korku ile merkezîleşme arasındaki ilişkiye. Devletin kendisini sürekli tehdit altında hissettiği bir dönemde nasıl bir siyasal zihniyet geliştirdiğine. Ve en önemlisi, o zihniyetin sonunda nasıl kendi krizini ürettiğine.

Bu nedenle Abdülhamid dönemi yalnız geçmişe ait değildir. Modern Türkiye’nin siyasal hafızasının en önemli katmanlarından biridir. Çünkü bugün hâlâ güçlü liderlik, merkezî devlet, güvenlik bürokrasisi, dış kuşatma hissi, içeride ihanet korkusu, “beka” söylemi ve siyasetin güvenlik diliyle kurulması gibi meseleler tartışılıyorsa, bunun tarihsel köklerinden biri büyük ölçüde Yıldız Sarayı’na kadar uzanır.

II. Abdülhamid yalnız bir padişah değil, bir rejim psikolojisidir.

Bir imparatorluğun korkuları

II. Abdülhamid’in siyasal zihniyetini anlamadan Osmanlı’nın son yarım yüzyılı tam olarak anlaşılamaz. Çünkü onun yönetim biçimini belirleyen temel unsur yalnız iktidar arzusu değildi; sürekli büyüyen bir çözülme korkusuydu. 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu yalnız askerî yenilgiler yaşamıyor, aynı zamanda tarihsel özgüvenini de kaybediyordu. Balkanlar kaynıyor, Avrupa devletleri Osmanlı iç işlerine daha fazla müdahil oluyor, ekonomik yapı dış borçların baskısı altında eziliyor, merkezî otorite taşra üzerindeki etkisini giderek kaybediyordu.

Daha da önemlisi, hanedanın kendi iç dünyası da sarsılmıştı. Sultan Abdülaziz darbeyle tahttan indirilmiş, kısa süre sonra şüpheli biçimde hayatını kaybetmişti. V. Murad ise ruhsal çöküş nedeniyle yalnız birkaç ay tahtta kalabilmişti. Osmanlı hanedanı ilk kez bu ölçekte bir siyasal kırılma yaşıyordu. Abdülhamid işte böyle bir atmosferde iktidara geldi. Bu nedenle onun zihniyetini anlamak için yalnız ideolojik tercihlere değil, yaşadığı tarihsel travmalara da bakmak gerekir.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, yani 93 Harbi, bu korku psikolojisini daha da derinleştirdi. Osmanlı ordusu ağır yenilgi aldı. Balkanlar büyük ölçüde kaybedildi. Rus orduları Yeşilköy’e kadar ilerledi. İmparatorluk ilk kez gerçek anlamda parçalanma ihtimaliyle yüzleşti. Bu travma Abdülhamid’in siyasal reflekslerini belirleyen en önemli eşiklerden biri oldu.

Tam da bu nedenle meşrutiyet deneyimi askıya alındı. Kanun-i Esasi tamamen kaldırılmadı ama Meclis kapatıldı. Devlet giderek Yıldız Sarayı merkezli bir yönetim düzenine dönüştü. Bugün “istibdat” denildiğinde çoğu zaman yalnız sansür akla gelir. Oysa Abdülhamid dönemi bundan çok daha karmaşık bir yapıdır. Evet, sansür vardı. Evet, jurnal sistemi kurulmuştu. Evet, geniş bir hafiye ağı oluşturulmuştu. Muhalif gazeteciler izleniyor, öğrenciler ve subaylar denetleniyor, sürgünler yaşanıyordu. Fakat aynı dönemde Osmanlı’nın en büyük modernleşme hamlelerinden bazıları da gerçekleşiyordu.

Demiryolları genişliyor, telgraf ağları yayılıyor, modern eğitim kurumları çoğalıyor, askerî okullar yeniden düzenleniyor, nüfus kayıt sistemi gelişiyor, devlet taşraya daha güçlü ulaşmaya başlıyordu. Hicaz Demiryolu gibi projeler yalnız teknik yatırımlar değil, aynı zamanda siyasî sembollerdi. Devlet hem modernleşiyor hem de korkuyordu. Paradoks tam da buydu.

Devlet indinde “modernleşme” ile “özgürleşme” birbirlerini tamamlayıcı unsurlar değildi. Abdülhamid devleti modernleştiriyor ama siyaseti daraltıyordu. Bürokratik kapasiteyi artırıyor ama toplumsal alanı kontrol altında tutuyordu. Devleti güçlendirirken toplumdan giderek daha fazla kuşku duyuyordu. Ve zamanla devlet, topluma güvenmeyen büyük bir organizmaya dönüşmeye başladı.

Yıldız Sarayı’nın atmosferi

Yıldız Sarayı yalnız bir iktidar merkezi değildi. Aynı zamanda bir ruh halini temsil ediyordu. Bu ruh halinin merkezinde sürekli teyakkuz vardı. İmparatorluk çözülüyordu ve saray bu çözülmeyi engellemek için her şeyi kontrol altında tutmak istiyordu. Vilayetlerden gelen raporlar, jurnal mekanizması, hafiye teşkilatı, basın denetimi ve bürokratik merkezîleşme bu nedenle büyüdü.

Fakat korku üzerine kurulu yönetimlerin temel sorunu şudur: Devlet güçlendikçe toplum sessizleşir; toplum sessizleştikçe devlet daha fazla korkmaya başlar.

İstibdat tam da böyle bir atmosfere dönüştü. Bu nedenle Abdülhamid dönemi yalnız bir baskı rejimi değil, aynı zamanda bir psikolojik iklimdir. İnsanların konuşmaktan çekindiği, fikirlerin yeraltına indiği, açık siyaset yerine gizli örgütlenmelerin büyüdüğü bir dönemdir.

Jurnal mekanizması yalnız polisiye bir araç değildi; toplumsal psikolojiyi dönüştüren bir sistemdi. İnsanlar birbirinden kuşku duymaya başlıyor, devlet giderek görünmez bir gözetim ağına dönüşüyordu. Bu durum yalnız siyaseti değil, gündelik hayatı da etkiliyordu. Kahvehanelerde konuşulan cümleler değişiyor, gazetelerde kullanılan kelimeler dikkatle seçiliyor, düşünce kamusal dolaşımını kaybediyordu.

Mehmet Akif’in daha sonra “istibdat” kavramını yalnız siyasî değil ahlaki bir mesele olarak ele alması bu nedenle önemlidir. Çünkü baskı yalnız muhalefeti değil, toplumun zihinsel enerjisini de daraltır. Bir toplum konuşamaz hale geldiğinde yalnız siyaset değil, düşünce de küçülmeye başlar.

Ve tarihsel ironi burada ortaya çıkar. Abdülhamid’in kurduğu modern eğitim sistemi, birkaç yıl sonra ona karşı çıkacak kuşağı yetiştirecekti.

İttihatçılar ve yeni kuşak

İttihat ve Terakki çoğu zaman yalnız komplocu ya da darbeci bir örgüt gibi anlatılır. Oysa bu hareketin doğuşu imparatorluğun krizinden bağımsız düşünülemez. 19. yüzyılın sonundaki genç subay ve bürokrat kuşağı, Osmanlı’nın çözülüşünü çıplak biçimde görüyordu. Avrupa sanayileşmişti. Milliyetçilik yükseliyordu. Osmanlı ekonomisi dış borçlara bağımlı hale gelmişti. Balkanlar kopuyordu. Devlet yalnız askerî değil, zihinsel olarak da geriliyordu.

Bu kuşak için mesele yalnız özgürlük değildi. Asıl mesele devleti nasıl kurtaracaklarıydı. Bu nedenle İttihatçılar aynı anda hem modernleşmeci hem devletçiydi. Hem anayasal düzen istiyor hem de güçlü merkezî devlet arayışını sürdürüyorlardı.

Ve en ilginç nokta şuydu: Bu kadrolar büyük ölçüde Abdülhamid döneminin modern okullarında yetişmişti. Askerî tıbbiyeler, mühendislik okulları, harp akademileri ve modern bürokrasi kurumları yeni bir siyasal bilinç üretmişti. Fransız Devrimi’nin fikirleriyle tanışan genç kuşak, meşrutiyet fikrini yalnız özgürlük değil, devletin kurtuluş yolu olarak görüyordu.

Mustafa Kemal de bu atmosfer içinde yetişti. Selanik gibi çok kültürlü bir şehirde büyüyen genç subay kuşağı, imparatorluğun krizini yalnız askerî değil siyasî bir mesele olarak okumaya başlamıştı. “Vatan”, “hürriyet”, “millet” gibi kavramlar yeni bir siyasal sözlüğe dönüşüyordu.

Fakat bu kuşağın çok önemli bir özelliği vardı: Onlar aynı anda hem devrimci hem devletçiydi.

Bu zihniyet daha sonra Cumhuriyet’in siyasal kültürünü de derinden etkileyecekti.

1908: Özgürlüğün coşkusu ve düzenin krizi

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı Osmanlı toplumunda yalnız siyasal değil, psikolojik bir patlama yarattı. Yaklaşık otuz yıl boyunca sansür, jurnal ve merkezî denetim altında yaşayan bir toplum ilk kez nefes aldığını hissediyordu. Gazeteler çoğalıyor, siyasal tartışmalar kamusal alana taşıyor, kahvehanelerden öğrenci yurtlarına kadar her yerde “hürriyet”, “meşrutiyet”, “millet” ve “vatan” kavramları konuşuluyordu. İstanbul’dan Selanik’e, Beyrut’tan İzmir’e kadar uzanan geniş coğrafyada insanlar yalnız yeni bir yönetim biçiminin değil, yeni bir dönemin başladığına inanıyordu. Yıllarca bastırılmış siyasal enerji bir anda yüzeye çıkmıştı.

Fakat tam da bu nedenle, Meşrutiyet’in yarattığı özgürlük atmosferi aynı zamanda büyük bir yönetim krizini de beraberinde getirdi. Çünkü uzun süre kontrol altında tutulmuş bir imparatorluk, siyasal alanın aniden serbestleşmesine hazırlıklı değildi. Basın sert biçimde kutuplaşıyor, farklı ideolojik çevreler birbirini suçluyor, merkezî otorite hangi sınırlar içinde hareket edeceğini kestiremiyordu. İttihat ve Terakki başlangıçta özgürlükçü bir hareket görüntüsü verse de kısa süre içinde devletin çözülmesini engellemek adına daha merkezî ve disiplinci bir çizgiye yönelmeye başladı. Bu durum özellikle ordu içinde huzursuzluk yaratıyordu. Mektepli subaylarla alaylılar arasındaki gerilim büyüyor, eski düzenin tasfiyesinden rahatsız olan çevreler giderek daha sert tepki veriyordu.

Aslında Osmanlı toplumu aynı anda iki farklı korkuyla karşı karşıyaydı. Bir yanda yıllardır özlenen özgürlük arzusu vardı; diğer yanda ise imparatorluğun tamamen dağılması korkusu. Meşrutiyet coşkusu bu nedenle kısa sürede istikrarsızlık duygusuyla iç içe geçti. Çünkü siyasal alan genişledikçe merkezî otoritenin çözülme ihtimali daha görünür hale geliyor, devlet elitleri kontrolü kaybetme korkusunu daha yoğun hissediyordu. İttihatçılar için mesele artık yalnız özgürlük değil, düzenin nasıl korunacağı........

© T24