menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gençliğimizin neşesi: Can Delikçi

47 0
25.10.2026

Bilkent'in müzik bölümüne 13 yaşımda, o zamanki sisteme göre orta 2'den girdiğimde okul yeni kurulmuştu. Okul binalarımız, Merkez ve Doğu kampüsü diye iki kısımdan oluşan üniversitenin Merkez Kampüsü'nün öğretim üyelerine ayrılmış lojmanlarının arasındaydı. 4 lojman binası boşaltılmış, fakülteye dönüştürülmüştü.  

Sınıfımda 4 kişiydik: Can Delikçi (çello), Deren Eryılmaz (piyano), Didem Erken (çello) ve ben (piyano). Can'lar benden bir yıl önce orta 1'den başlamışlardı. Diğer sınıflarda da o kadar az öğrenci vardı ki, herkes birbirini tanırdı. Deren'le Didem birbirlerinin en yakın arkadaşıydılar, Can'la ise ben kanka olduk. Ders aralarında Can'la kaynatırdık, yaramazlık yapılacaksa onunla yapardık.  

Okul günlerimiz sabahtan akşama süren uzun günlerdi, ancak bu süre kesintisiz derslerle geçmiyordu. Ders aralarında çalışma odalarında enstrümanlarımızı çalışmamız için ayrılmış boş saatler vardı. Peki biz tüm o boş saatleri enstrüman çalışarak mı geçiriyorduk? Tabii ki hayır! Lojmanda kalan ailelerin çocukları için yapılmış bir çocuk bahçesi vardı yakınımızda. Can'la oraya giderdik, salıncaklara binerdik. Adrenalin peşinde ilk denemelerimiz: salıncakta takla atmaya ramak kala hız yapar, yükselirdik. Salıncaktan kumlara atlardık. Can bir de döne döne atlama tekniği geliştirmişti! 

Bir gün bizden sorumlu bir öğretmen bizi odasına çağırdı, "Sizler sanatçı adaylarısınız. Elinize, kolunuza iyi bakmanız lazım. Gitmeyin parka, atlamayın salıncaktan. Ya bir şey olursa?" dedi. Biz "Peki hocam, tabii hocam" dedik, çıktık. Ancak iflah olmadık. Ondan sonra Can daha tehlikeli atlayışlar yapmaya başladı; salıncaktan atlarken nasıl parmak kırılabileceğini gösteren show'lar yapar oldu: "Nasıl olurmuş salıncaktan atlarken parmak kırmak? Böyle mi olurmuş?" deyip, salıncakta iyice hızlanıp, döne döne atlayıp, "Aaaah!" diye dalga geçerek parmağının üzerine düşer gibi yapıyordu. 

Bir süre sonra o parka "12 yaşından büyüklerin kullanması yasaktır" tabelası koydular. Biz takmadık, tabii, gitmeye devam ettik. Can "Aramızda gizli bir dil geliştirelim ki, hocalar anlamadan anlaşabilelim" demişti. Bu gizli dil birkaç kalıp cümleden oluşuyordu. Bunlardan tek aklımda kalanı, ders bitimlerinde birbirimize söylediğimiz: "Zigota a zark?" (parka gidelim mi?) 

Zigorlar ve Mingolar 

Semazenler neden döner dersiniz? Aleviler neden rakıyla cem yaparsa, kızılderililer neden barış çubuğuyla, Güney Amerika yerlileri neden ayahuaskayla ayin yaparsa, aynı sebepten: farklı bir zihin durumuna gelebilmek, vecd haline girmek, bu yolla bilinçli gündelik yaşamın ötesinde bir kavrayışa varmak için.  

Can da dönerdi, semazen gibi. Parka gitmediğimiz boş zamanlarda bulduğu boş bir derslikte veya antrede başı dönene kadar dönerdi. Bir de bayılma merakı vardı. Kimden öğrenmişse, bazılarımıza yaptırırdı: çömeliyorsun, gözlerini kırpmadan tam karşında yerde sabit bir noktaya dikerek hızlı hızlı nefes alıyorsun. Bir süre sonra bayılıyorsun, -arkadaşının gözetiminde- kısa süre sonra ayılıyorsun.  

Can'ın bir Mevlevî gibi dönerken ulaştığı kafayı anlamlandırmak için organize bir dine ihtiyacı yoktu. O hiç bir dine mensup olmayacak kadar bağımsız yapıdaydı. Kendi dinini yaratmıştı -elbette ki dalga geçmek için-: Zigorları ve Mingoları olduğunu söylerdi, döne döne onlarla temas kuruyordu.  

Bilkent'te Roman ağzı 

90'lı yıllarda bizim bölümde konuşulan, üniversite camiasında sadece bizim anladığımız bir Bilkent argosu vardı:   

Erkeklere "baro", kızlara "çayment" denirdi.  

As: (Aramızda sakıncalı bir şey konuşurken) susalım, öğretmen/müdür geliyor. "Asssspirin" şeklinde uzatmak da mümkün. 

Hadi, naş: Gidelim. 

Kıl, yün, tüy: Vesaire, teferruat. 

Paso: Sürekli, ikide bir.  

Sıcak: Sıkıntılı, gergin, o an için tehlikeli, uzak durulması gereken kişi.  

Şillenmek: Şüphelenmek veya kızmak. 

Şorşak: Yaşı küçük, deneyimsiz.  

Tato: En büyük baro, yani patron. Bizde o günlerde dekanımız Ersin Onay -nur içinde yatsın- için kullanılırdı.  

Ton gram: Şapşal, dünyadan habersiz, kifayetsiz kişi. Kızdırmak istediğimiz arkadaşımıza takılmak için de söylenebiliyordu. 

İşin içine sokak ağzını müzik terimleriyle sentezlemek da giriyordu:  

Piano astar: Ön sevişme. 

Bu terminoloji sayesinde yolda yürürken gördüğünüz insanlar hakkında aranızda fikir yürütebiliyordunuz:  

"Sağ majör çayment fena... Sol majör baro sıcak". 

Bunları büyük sınıflardan Uğur Gülbaharlı (besteci) piyasada çalışırken İzmir Romanlarından kapıp bize getiriyormuş. Can da bir İzmirli olarak bu ifadelerin baş yayıcılarındandı. Bunlar benim kafamda Can'la öyle özdeşleşmiş ki, 5 dakika........

© T24