menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İnci Eviner: Türkiye'de gerçek bir sanat piyasası olduğuna inanmıyorum; Körfez ülkeleri ise sermaye aklayan bir piyasadır!

9 0
14.04.2026

Geçtiğimiz aylarda Artshow Galeriler Buluşması kapsamında düzenlenen bir programda, dinleyici olarak koleksiyoner Agah Uğur ile sanatçı İnci Eviner’in söyleşisine katılmıştım.

İnci Eviner; eserlerinde toplumsal cinsiyet, kimlik politikaları ve iktidar ilişkilerini sorgulayarak yerleşik temsil biçimlerine ve kökleşmiş tabulara meydan okuyan disiplinlerarası bir sanatçı.

Desen’i üretiminin merkezine koyan ve sanat tarihsel referanslarla derinleştiren sanatçı yapıtlarında video, yerleştirme ve performans gibi farklı yöntemleri bir arada kullanarak görsel bir dil inşa ediyor.

Her gün milyarlarca görselin hızla üretilip aynı hızla yok olduğu bir çağda Eviner’in titizlikle inşa ettiği "dönüşen imgeleri" ile sosyal medyada dolaşan hibrit ve yapay zekâ destekli imgeler arasındaki gerilimi merak ettim. Söyleşinin ardından sosyal medyada sanat üzerine ne düşündüğünü sorduğumda, Eviner hiç düşünmeden “imge çöplüğü” yanıtını verdi. Bu öylece geçiştirilecek bir cevap değildi.

Bu kısa ama çarpıcı ifade hem sanatçının pratiği hem de günümüz görsel kültürü üzerine yaptığımız söyleşinin kapısını araladı.

Bu nedenle geçtiğimiz günlerde Eviner’in atölyesini ziyaret ettim. Sanatçının kendi pratiği üzerinden sosyal medyaya nasıl yaklaştığını, Türkiye sanat ortamı ve piyasasına dair görüşlerini ve gençlerle kurduğu ortaklık deneyimlerini konuştuk. Sanata ayrılan Avrupa fonlarının azalmasının ardından sanat çevrelerinde tartışılan Körfez fonlarına bakışını da sordum.

Biz, Başka Yerde başlıklı çalışmasıyla 2019 Venedik Bienali’nde Türkiye’yi temsil eden Eviner bugüne dek pek çok uluslararası bienale katıldı. Yaklaşan Venedik Bienali vesilesiyle bienallerin günümüzde ne anlam ifade ettiği ise konuştuğumuz diğer konular arasındaydı.

Söyleşinin tamamını izlemek için tıklayın

- Sosyal medyayı bir “imge çöplüğü” olarak gördüğünüzü söylemiştiniz. Sosyal medya çağımızın en büyük görsel arşivi değil mi? Sanatçı olarak siz bu arşivin dışında kalmayı mı seçiyorsunuz?

Sosyal medya ve internetle her türlü bilgiye ulaşımımız sağlanıyor. Fakat bilginin ne kadar güncel olduğu ve ne kadar saptırılabileceği, gerçek bağlamından uzaklaştırılabileceğine de tanık olabiliyoruz.

Çünkü AI ile birlikte üretilen manipüle edilmiş görseller hem politik hem de sanatsal olarak çarpık ve farklı bir estetiğin ortaya çıkmasına neden oldu.

- Sosyal medyadaki bu kontrolsüz birikim içinde özellikle kadın, ekoloji, hayvan hakları gibi konularda kolektif hareketlerin kendi imgelerini ve dillerini kurduğunu görüyoruz. Bu durumda çöplük dediğiniz şey aslında yeni bir sanat formunun doğduğu yer olabilir mi? Sosyal medyaya çağımızın yeni görsel dilinin zemini olarak bakamaz mıyız?

Bu konuda çok umutlu şeyler söyleyemeyeceğim. Sosyal medyanın izleyiciyi belli bir tembelliğe alıştırdığını düşünüyorum.

Ancak sanatçıların böyle bir duruma verecekleri eleştirel cevaplar olabilir. Elbette bu medyayla beraber düşünerek medyanın içinde daha eleştirel ve aktivist varoluşlar, sanatsal etkiler mümkün olabilecektir. Ama sosyal medyaya oldukça mesafeli yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum.

Yani yaşadığımız bu çağda o kadar şiddetli bir çelişki var ki bir yandan gazeteciler, gerçek haberleri yapanlar kapatılıyorlar. Öte yandan sosyal medyadaki haberleri gerçek gibi algılayamıyoruz. Bir anda vurup kaçan, bir anlık duygular oluşturan fakat sürekliliğe ve gerçek bir harekete imkân vermeyecek kadar hızlı bilgi akışı sağlanıyor.

Görsel sanatlar açısından ve sanata yeni başlayanlar ve gerçek genç sanatçılar açısından dünyanın böyle sürekli görsel üreten bir ortamında doğruyu gerçeği bulmak hiç kolay olmayacak galiba.

- Sosyal medyada dolaşan imgeler üretim sürecinize nasıl etki ediyor?

Ben zaten video teknolojisini kullanıyorum. Benim bu teknikle yarattığım bir dünya var ve bu dünyanın ilk oluşumu kâğıt ve kalemle oluyor, desenlerle. Yarattığım imgelerin birbiri arasında dolaşmaları ve birbirlerine çarpıp yeni ilişkiler kurmaları ve sürekli dönüşmeleri aslında tek bir resimle yapılması çok güç olan, tek bir imgeyle yapılması çok güç olan farklı katmanlarla bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

Bunların içinde bir yandan çok acı dolu, çok sert şiddetle ilgili imgeler ama hemen sonrasında neredeyse bunu yalanlayacak ya da buna karşı bir tepki oluşturacak etkileşimler içinde bu figürler bir araya geliyor.

Pek çok sahne, pek çok duygu durumu aynı anda, aynı sahne içinde birbirleriyle ilişkileri sürekli geliştirerek bir etkileşim içinde var oluyorlar.

Dolayısıyla burada politik söylemin farklı yönleri ya da çabucak neticeye varmayacak olan o süreçler ve o müzakereler ve zihnin farklı farklı konumlarını hareket ettirebiliyorum.

Bu şekilde çoklu imgeler topluluğu içinde ve bunları birbirleriyle ilişkiye geçirerek ve sürekli yeni videolara yol açabilecek farklı hikayelere doğru gelişecek bir dünya kurduğumu düşünüyorum.

- Grotesk bir estetik kurduğunuzu düşünüyor musunuz? Ya da başka türlü nasıl tanımlayabiliriz onları? Çünkü sanat tarihsel bağlamları var işlerinizin.

Tabii doğru. Grotesk’ten çok, absürt şeyler olabiliyor ya da bizi şaşırtacak günlük olağan hareketlerin ve jestlerin dışına çıkabilecek yani o sınırları zorlayan günlük hayat içindeki normalize edilen bir davranışı ve jesti birdenbire tersine çevirerek belki ben de bilinçaltı dünyasından ve hayal gücünden bir şeyler getiriyorum.

Dolayısıyla tabii ki bir sanatçının niyeti olup biteni yansıtmak değil ya da temsil etmek değil. Temsil politikaları üzerine düşünmek belki. Dolayısıyla zihnin farklı katmanları arasında dolaşmak absürt olan ya da beklenmedik ya da akıl ötesi irasyonel bir dünyayla elbette bir araya geliyor bütün bunlar açıkçası.

“Arkamı dönmem mümkün değil ama onun içinde var olmak istemem”

- Sizin kurduğunuz estetikle sosyal medyada dolaşan tuhaf ve hibrit imgeler arasında bir akrabalık görüyor musunuz?

Çok dikkatli olmam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bir sanatçının hayatını adayarak kurduğu bir imgeler dünyası bir anda kopyalanabilir, yaygınlaşabilir ama ne yapmamam gerektiğini görüyorum. Bu görsel dünyanın tuzaklarını görebiliyorum ve belli bir mesafe almak durumundayım. Ha beni besleyen bir yanı olabilir mi? Evet. Bir takım sanat hareketlerini anında öğrenebiliyorum. Çok daha hızlı. Eskiden art magazinleri almak durumundaydık ki çok zordu.

Hele 90’lı yıllarda çok az art magazin geliyordu. Dünya sanat haberlerine ulaşabilmek zordu. Şimdi tabii ki bu son derece hızlı bir şekilde hem dünya sanat ortamındaki eleştirileri, haberleri alabiliyoruz. Alternatif görüşlere ulaşabiliyoruz. Bu anlamda tabii ki yani beni de canlı tutan bir bilgi akışı var. Yani takip ediyorum.

Arkamı dönmem mümkün değil ama onun içinde var olmak istemem. Dolayısıyla dikkat etmek durumundayım. Yani bir anlık parlak imgelerle bir sanat yapıtının ortaya koyduğu imgeler ve imgelem arasında oldukça büyük bir fark olduğunu düşünüyorum.

-Bugün imgelerin bu kadar hızlı üretildiği ve tüketildiği bir çağda ‘yavaş bakma’ ya da ‘direnen imge’ diyebileceğimiz bir alan hala mümkün mü?

Evet buna inanmak isterim bütün gücümle. Çünkü bir sanat yapıtıyla yüz yüze gelmek ve yüzleşmek, kokuyu almak, o atmosferi algılamak ve ortam içinde, o mekân içinde ayakta durmak çok önemli bir ilişki biçimi.

Sanatçılar zaten hep bu farklı ilişki biçimlerine alternatif görüşler ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Yani farklı bir ilişki biçimi mümkün mü sanat eseriyle?

- Bugünün izleyicisi gerçekten bu yoğunluğu hala kaldırabiliyor mu sizce?

O biraz da tercihle ilgili bir şey. Dediğim gibi sosyal medyanın getirdiği rehavetten kurtulamayan insanlar için bir müzeye ya da galeriye gitmek zor olabilir ama

- Yani dar bir izleyiciye mi hitap ettiğini düşünüyorsunuz?

Galerilere kimler gidiyor ve sanat eserini nerede hangi kitle alımlıyor? Evet kültürel bir yaşam biçimi bu. Ama şu konuya geleceksek kamusal alanda daha büyük kitlelerle etkileşim halinde, ilişki halinde bir sanatsal karşılaşma olabilir mi?  Bu Türkiye için hemen hemen imkânsız.

“Türkiye’de kamusal alan diye bir şey olduğunu düşünmüyorum”

- Peki ama son İstanbul bienalinden yola çıkarsak oldukça kalabalık bir ziyaretçi kitlesi vardı ve aslında bir yönden sosyal medyanın etkisi oldu. İstanbul Bienali’nde insanlar kuyruklara girdiler. İstanbul Modern gibi Arter gibi müzelerde daha büyük kalabalıklar görebiliyoruz.

Türkiye’de kamusal alan diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Fakat sosyal medyanın söylediğim gibi çok hızlı etkisi ve selfi dediğimiz kendi kimliğini bu görselle, bu yaşadığı şeyi bir imgeye dönüştürme çabası insanlarda. Acaba bütün bu sanat yapıtları birer arka plan mı oldu bu selfiler için diye merak ediyorum. Yani bir yandan seviniyorum. Evet bu kadar meraklısı varmış sanatın. Hele çağdaş sanatın. Bu çok önemli. Ama öte yandan dediğim gibi bu yapıtların selfi ile birlikte sosyal medyada dolaşımı acaba neyi ve nasıl etkiliyor bilmiyorum.

- Bugünden geriye baktığınızda pratiğinizin yönünü gerçekten değiştiren kırılma anları hangileriydi?

Benim için sanat aslında profesyonel bir alanın olmadığı bir yaşam biçimi. Bu bir yandan, 90'lı yılların ve 2000'li yılların başında, sanata duyulan ilginin çok farklı bir yönde olması ve kendimi çok daha yalnız hissetmem. Yaptığım işin karşılığını bulduğunu düşünmediğim yıllar boyunca hep zaten yakın zamana kadar hocalık yaptım. Dolayısıyla hocalık yapmak önemli bir karardı üniversitede hocalık deneyimi. Çünkü yaptığım sanattan ve o eylemden ayırmadım hocalığı. Hocalık bir anlamda karşılıklı bir beslenme yoluydu. Öğrencilerle aramdaki ilişki beni besliyordu. Yani bir çeşit öğrenme yöntemleri ve sanat yapma yöntemleri üzerine uzun uzun düşünmemi ve farklı deneysel eğitim metotlarını kullanmama neden oldu. Bu da beni hayatta tutan yani sürekli canlı tutan bir şeydi.

Çünkü şunu kabul etmek durumundayız. Sanat ve sanat yapmak günlük hayatın realitesinin dışında bir şey. Doğrudan doğruya faydası ve sonucu olmayan, doğrudan doğruya bir şeyleri dönüştürme imkânı olmayan, hayatı da değiştirme imkânı olmayan bir şey. Hem bunu yaşayıp hem de dünyada var olmak yani dünya pratiği içinde bunun bir parçası olarak devam etmek oldukça zor. O yüzden hocalık hep dinamik bir ortam getirdi benim sanatıma açıkçası ve interdisipliner çalışmayı da hocalık yaparken öğrendim.

Dolayısıyla bu benim için önemli bir dönüm noktasıydı. Daha sonra evet yani insan hayatında ya da Türkiye'deki politik gelişmeler paralelinde beni oldukça sarsan hep şiddet tabii ki. Kadınlara, çocuklara ve hayvanlara uygulanan şiddet hiç bitmiyor ve işte sosyal medyanın da belki en önemli faydalarından biri bunu anında haber alabiliyor olmamız. Her ne kadar bazen çarpıtılsa da bu haberler. Dolayısıyla bu konunun sürekli canlı kalması, sürekli yaşanıyor olması; şiddetle ilgili işlerimde pek çok farklı şekilde fikirler üretmeme neden oldu açıkçası.

Yaptığım iş bütün bu politik sorunlarla bütün bu fikirlerle gelişen farklı bir dile doğru evrildi.

“90'lı yılların ilk yarısında benim gibi pek çok sanatçı kendini oldukça yalnız hissediyordu”

- 90'lı yıllarda yalnızlaştım dediniz bir sanatçı olarak. Bunu biraz açabilir miyiz? 90'lı yılların belki sonları ve 2000'li yılların başında Türkiye sanat ortamında akademiyle kurulan ilişkinin yeniden tartışmaya açıldığı bir dönem yaşandı. Akademisyen bir sanatçı olarak bu tartışmanın neresindeydiniz ve süreçten nasıl etkilendiniz?

90'lı yılların ilk yarısında evet benim gibi pek çok sanatçı kendini oldukça yalnız hissediyordu. Fakat şimdi çok az örneğini gördüğümüz bir şeyin içindeydik biz. İstanbul Sanat Merkezi Manastır'da bir aradaydık ve birbirimizin işine gösterdiğimiz özen ve katılım çok bizi canlı tutan bir şeydi ve üretken tutan bir şeydi. İzleyicimiz var mıydı? Biz kendi kendimizi izliyorduk. Bu da önemli bir community oluşturuyordu aslında. Bir araya gelip bir manastırda bir başkasının işgal ettiği binanın bu işgalin bir parçası olarak sanat ürettiğimiz, sığındığımız ve üretken olduğumuz bir ortam kurabildik. Bu önemli bir şey. Yani günümüzde de örneklerini görmek çok isterdim ama bu unutulan bir örnek aslında. Yaşandı ve burada çok önemli tiyatro eserleri ortaya kondu. Çok deneysel işler yapıldı manastırda.

Yıldız Üniversitesi'nde müfredatın dışına nasıl çıkılır tartışması Yıldızda Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde arkadaşlarımla beraber çokça yaptığımız bir tartışma. Acaba akademinin sınırlarında sanat için daha özgür alanlar bulabilir miyiz?

Disiplinler arası lafı ilk kez o zaman duyuldu Yıldız Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde ve biz bunu araştırırken neyin ne olduğu dünyada temel tasarım eğitimi, interdisipliner nasıl yapılıyor, kitaplar getirterek ve bunları çalışarak dansla iletişim fakültesi nasıl bir araya gelir? Bunların tabanındaki temel kavramlar nedir? Bunları çalışmak aslında çok önemliydi. Yıldız inanılmaz bir örnektir. Sanat ve Tasarım Fakültesi maalesef o da engellendi ve bitirildi.

- Bir sanatçının ya da küratörün bağımsızlığı sizin için ne anlama geliyor?

Tabii ki bağımsızdır. Yani bağımlı sanatçı nedir onu bilemeyeceğim.

"90'lı yıllarda cinsellikle ve kadın meselesiyle ilgili çok daha özgür işler vardı, şu anda yapmak mümkün değil"

- Peki sizce çağımızda bu tür bir bağımsızlık mümkün mü?

Elbette mümkün. Fakat görünmez sansürler gizlice zihnimizde taşıdığımız bazı farkına varmakla güçlük çektiğimiz işte o sosyal medyanın büyüsüne kapılıp bir anda rehavete kapıldığımız ve bir şeyleri kaçırdığımız durumlar var. İşte o gizli sansürler özellikle cinsellik konusunda, kadın şiddeti konusunda çok uzun zamandır bu otosansürlerin olduğunu fark ediyorum etrafımda.

90'lı yıllarda bazı arkadaşlarımın yaptığı cinsellikle ilgili, kadın meselesiyle ilgili çok daha özgür işler vardı. Ve bizim yıldızda öğrencileri tanıdığımız alanlar çok daha özgürdü. Onları şu anda yapmak mümkün değil.

- Bugün aynı işleri yapabilir miydiniz?

Hayır yapamayız. Hatta bu konuda biraz naif olduğumu düşündüğüm yıllar var. Kadir Has Üniversitesi'den emekli olmadan önce yüksek lisans öğrencileriyle Ortak Eylem Aygıtı’nı burada Hasköy'de sahilde yapmak istedik ve halkla bir araya gelerek onlarla uzun uzun çalışarak ne öğrenebiliriz meselesini bu sefer bir performanslar zinciri halinde gerçekleştirmek istedik sahilde ve bunun için buradaki halkın farklı mesleklerden insanların Hasköy'de kurdukları bir merkeze gittik ve bu ilişkiyi geliştirmeye çalıştık. Niyetimiz onlara bir şey öğretmek değildi. Nasıl paylaşabiliriz? Sanatı kullanarak bu polarizasyonun, bu farklılıkların üstesinden nasıl gelebiliriz sorusuydu ve yüksek lisans öğrencilerin hem Hasköy'ün gerçeğiyle yani hem şehircilik anlamında hem bir çevre hem de geçmiş tarihsel verilerini çalıştıktan sonra biz bir seri performans için sahile indik. Bu tabii belediyenin, Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle başladı. Onun maddi imkanlarıyla. Fakat ikinci gün ne yazık ki biz bitirmek zorunda kaldık. Bir haber geldi polis tarafından ve biz toparlanmak zorunda kaldık. Dolayısıyla kamusal alan yok Türkiye'de.  Yani bu ayrışma, bu ayrışmanın getirdiği çok şiddet var. Dolayısıyla sanatçı da sanat yapıtı da sanatsal aktivitelerde, aktivizm de bundan çok büyük yara alıyor.

- Peki Türkiye'de sanat ortamında eleştiri kültürü yeterince güçlü mü?

Eleştiri dediğimiz şey sadece maalesef toplumsal meseleler, ideolojik eleştirilerden öteye gidemiyor. Halbuki sanatın çok derin ve çok uzun bir hikayesi var, tarihi var. Dolayısıyla estetik dediğimiz, kozmetik değil, estetik dediğimiz felsefi alan içinde, sanatın kendi dili içinde daha diskriptif, daha tanımlayıcı, daha tartışmalara neden olacak eleştirel konuşmaların yapıldığını düşünmüyorum. Sadece sanata tepeden indirilen bazı klişeler var. Yani politik klişeler bunlar. Sanki sanat belli bir politik anlatının taşıyıcısı ya da temsili gibi davranılıyor ve yazılan yazılarda çoğunlukla bunu ifade ediyor. Dolayısıyla yani benim bakış açımla sanatın eleştirel kapasitesinin oldukça dar olduğunu düşünüyorum.

Yani bir sürü değerli yazar da var ama biraz önce belirttiğim gibi sanatın içinden, sanatın dili içinden konuşan çok az insan var. Yani şu da bizi herhalde sosyal medyanın düşürdüğü bir tuzak. Bu kadar değerli sosyologlar ve gazeteciler varken sanatın onun içinde asimile olması doğru bir şey değil.

"Türkiye'de sanat piyasası o kadar köksüz ki..."

-Türkiye'de sanat üretimi sizce bugün hangi temel gerilimler üzerinden şekilleniyor? politik iklim mi giderek belirginleşen piyasa dinamikleri mi?

Türkiye'de gerçek bir sanat piyasası olduğuna inanmıyorum. O kadar köksüz ki...

- Pek çok koleksiyoner 10 yıl öncesine kadar tombak biriktirirken birdenbire çağdaş sanata geçtiler?

Çok yeni, çok taze yani. Bu uzun yıllar alması gereken bir tecrübe koleksiyonerler açısından. Aynı şekilde sanat kurumları İstanbul Modern’in tarihi işte o kadar geçmişe dayanmıyor. Çok yeni ve taze bence. Yine aynı şekilde Arter ve diğer kurumlar çok sınırlı. Oldukça sınırlı. Sanat piyasası dediğim şeyin birtakım ayakları var. Yani bu temellerin eksik olduğunu düşünüyorum.

Hala koleksiyonerlerin eğitimi için pek çok danışman ve akademisyen bayağı sahaya inip gruplar halinde bilgiler vermekteler ve koleksiyonerlere danışmanlık yapmaktalar. Fakat gerçekten sanatı yürekten takip eden, destekleyen koleksiyoner sayısının çok az olduğunun düşünüyorum. Yine eleştirideki konuştuğumuz eksiklikler, sanat yayınlarının eksiklikleri yine çok sınırlı olduğunu düşünüyorum. Galeri ve sanatçı ilişkisi içinde pek çok sorun ve gerilim yaşanmakta. Bütün bunlar varken birilerinin de sanat piyasasına teslim olduğunu düşünmüyorum. Yani gerçek bir sanat piyasası yoksa eğer bu sanat piyasasına sürekli yapıt üreten sanatçılar evet olabilir birkaç tane ama bunların da çok geçici şeyler olduğunu düşünüyorum. Yani Türkiye'de sanatçı bağımsız bir sanatçı olarak ayakları üzerinde durmakla özgürlüğü ayakta dururken bir yandan da ister istemez sanat ortamı diyorum buna, sanat piyasası demiyorum, sanat ortamıyla ilişkisini düzenlemek zorunda. Yani hem bağımsız kalabilmeli hem özgür kalabilmeli hem de kendini bu toplumdan ve sanat ortamından soyutlamamalı. Dolayısıyla her bir sanatçının davranış biçimi ve duruş biçimi ister istemez bu ilişkilerin yeniden ve yeniden düzenlenmesini gerektiriyor.

Dolayısıyla sanat piyasası olduğunu düşünmüyorum. Gelip geçici işte bir şeyler satılıyor, alınıyor falan.

- En son söyleşinizin de olduğu Art Show'da bir otomotiv galerisinde bir sergi düzenlendi. Sanat ve sermaye arasındaki ilişkiye buradan bakarsak bir sorun görmüyor musunuz?

Evet. Hiçbir sorun görmüyorum. Çünkü bu fuar galericilerin kendi aralarında bir patronları olmadan kendi aralarında organize oldukları bir fuardı. Dolayısıyla onlara mekân sadece o kişi neyse o otomobillerin satışı ya o mekân verildi onlara. Çünkü buna çok küçük bir para ödendi. Aksi takdirde fuarlar bir organizasyonlar galeriler tarafından oldukça büyük paraların ödendiği organizasyonlara dönüştü.

Dolayısıyla hem konuşma, Hanro'nun gelip konuşması işte farklı konuşmalar böyle alternatif bir yer arama endişesiyle oraya gittiler. Dolayısıyla orada otomobilin olması ya da traktörün olması beni çok ilgilendirmedi. Yani o insanlar sermaye ile de ilgisi yoktu. Çünkü doğru düzgün bir şey de satıldığını zannetmiyorum. Dolayısıyla orada öyle bir mekân verildi ve o mekânın sınırları içinde farklı bir tartışma açmak istedi Azra Pilot Galeri. Bunu da çok takdir ediyorum. Yani bu piyasanın ya da ne bileyim sermayenin işte sermayeyle ve politikayla ve iktidarla çok yakın ilişkisi olan başka bir sanatçı var. Yani biz de onu gazete ve sosyal medyadan izliyoruz. O kadar benim bildiğim sermayeyle iç içe olan, iktidarla iç içe üreten ve bunu satan ve bunu dolaştıran tek bir sanatçı biliyoruz. Onun dışında ben kimseyi bilmiyorum açıkçası. Ya oldukça yoksul bir alan bizim alanımız. Oldukça sınırları belli bir alan.

- Dünya çapında önemli Bienal’lerde yer alan bir sanatçısınız. Son yıllarda hem Türkiye'de hem dünyada BNL'lerin artan sayısı ve etkisi düşünüldüğünde BNL hala eleştirel bir alan açabiliyor mu yoksa daha çok küresel piyasanın bir parçası haline mi geldiler?

BNL her zaman daha özgür, daha gündemi yakalayan kavramlarla ve teorilerle ilgili sergiler yapabiliyorlar. Çünkü BNL'lerin ne de olsa özgür bir alanı var. Yani daha deneysel bir alanları var. Bir yandan her BNL'de her küratörün ortaya koyduğu söylem ve politik bakış açısı içinde sanat yapıtları bir araya gelirken bir yandan da çok güncel olan politik sorunlara cevap üretiliyor. Dolayısıyla BNL'ler hala benim için çok anlamlı.

Dolayısıyla BNL de geçici olarak yaşadıkları dönem ve oluşturdukları etki açısından belli sınırları var. Yine de galerilerin dışında çok daha özgür, çok daha deneysel alanları açabiliyorlar. Onlara bir yer ayırabiliyorlar. Eee benim kendi tarihim için de öyle olmuştur. 2000'li yıllarda video prodüksiyonlarım bienallerden gelmiştir. Yani bir sanatçının yeni bir yapıt üretmesi için bir kaynak yaratabiliyorlar ve bu da beni çok özgür kılan bir şeydi. Yani burada para aramak gibi hiçbir zaman böyle bir zorluğum olmadı. BNL ve orada karşılaşmalar yani başka sanatçılarla karşılaşmalar, paneller, tartışmalar, bütün bunların çok önemli olduğunu düşünüyorum ki İstanbul Bienali de bu BNLer arasında oldukça önemli bir yeri vardır. Yani hele öyle işler sergilenmiştir ki İstanbul BNLinde sanat tarihini ve güncel sanatı, çağdaş sanatın çok ana damarlarından birini oluşturmuştur.

- Gençlerle birlikte çalışan ve üreten bir sanatçı olarak öğrenme ve öğretmenin içe geçtiği bir pratik kurduğunuzu ve bu sayede işlerinizde sürekli bir yenilenme ve dinamizm sağladığınızı görüyoruz.

Dediğiniz gibi hem ortak çalışmak hem birbirimizi karşılıklı motive edip besleyebilmek ve öğretmekten çok öğrenmekle ilgili pek çok deneysel program ortaya koyduk. Bunlardan bir tanesi şu anda yapılması imkânsız olan bir öğrencinin ablası Profilo alışveriş merkezi henüz kuruluyordu. Orada çalışıyordu öğrencimizin ablası ve bize bir proje getirdi. Profilo için o onun içinde henüz oluşmamış, henüz dükkanlar taşınmamış. Burada bir etkinlik yapabilir misiniz diye. Sonra bunu talep ettikleri arkadaş bana ceza olsun diye bu projeyi verdi ve inanılmaz bir iş çıkardık. Bunun da belgeseli var. Mesela öğrenciler gittiler ve hayatlarında ilk defa böyle tuhaf bir mekân içinde ürettiler ve bize de malzeme verdiler. Bir etkinlikten çok bu bir deneyimdi. Yani olağanüstü bir iş çıkardık ortaya. Hakikaten çok önemliydi bu. Alışveriş çılgınlığı üzerine yapılan küçük filmler bütün asistanlar ve arkadaşlarımızın katıldığı inanılmaz bir hareket yarattık orada

- 13. İstanbul Bienali’nde 40 öğrenciyle birlikte Ortak Eylem Aygıtı çalışmanız, gençlerle kolektif üretime verdiğiniz önemi açıkça ortaya koydu. Pratiğinizde gençlerden öğrendiğiniz ve dönüm noktası olarak gördüğünüz şeyler neler oldu?

Bir kere şunu söylemek durumundayım. Dünyada neler yapılıyor? Bütün bunları okuyup aktarmayı seviyorum. Çünkü konuşmak ve bilgiyi aktarmak, okumak ve sindirmek arasında sürekli bir bağlantı olduğunu düşünüyorum yaratılıcılık açısından.

Dolayısıyla bu öğrencilerle aramda kurduğum ilişkide pek çok zihinsel kapıyı yaratıcılık anlamında açan bir harekete neden olmuş oluyorum. Birlikte çalışmak, birlikte üretmekten çok kendi pratiğimi acaba öğrenciye nasıl açabilirim meselesi var. Dolayısıyla bu katılımcı sanat örnekleri arasında yerini alan çok özgün bir çalışma oldu. Bunun kitabı da var, belgeseli de var. 13. İstanbul Bienali’nde ise acaba müfredatların yapamadığını akademinin sınırı içinde ne yapabilirimle başladı. Yani sanat öğretmek değil, sanatın koşullarını nasıl tartışabiliriz? Birbirimizi nasıl etkileyebiliriz? O sahaya öyle şeyler koydum ki burada atölyede de göreceğiniz kostümler atıldı ortaya. Pek çok farklı mimari odalar, mekanlar yaratıldı ve bu mekanlar içinde BNL başlamadan önce uzun uzun konuşmalar, bir sürü kitap okumalar. Hep beraber sanki böyle 43 günlük geçici bir istasyon kuruldu orada. Ne vakıf üniversitelerinin ne de devlet üniversitelerinin yapamayacağı bir şeyi ortaya koyduk.

“Sanat öğrencileri ya da yeni mezunların çok büyük bir telaşı oluyor ve bunu yadırgıyorum”

- Peki Türkiye'de genç sanatçılar bugün en çok neye ihtiyaç duyuyor? Maddi destek, kurumsal alan, görünürlük, mentorluk yoksa daha özgür bir düşünme iklimi mi?

Bence genç sanatçıları ihtiyacı olan şey kendilerini geliştirebilmek için gerekli olan ne varsa kitap, deneyim, bütün bunlar. Ve ikincisi özgüven. Sanat öğrencileri ya da yeni mezunların çok büyük bir telaşı oluyor ve bunu yadırgıyorum.

Yani bir an önce sanat ortamında görünürlük kazanmak genç bir sanatçın amacı olamaz. Önce kendinle nasıl uğraşabilirsin? Hakikaten yaptığın şey sanat mı nedir? Bütün bunlar varoluşla, kendi varoluşumuzla ilgili çok öznel tartışmalardır. O süreci belki acı dolu bir süreçtir. O aslında çok yani tırmalayan bir şeydir. İnsanın kendini görebilmesi için sanatın yaptığı şeylerden biri de bu. Ya kendi realitenle karşılaşman. O süreci tam anlamıyla derinlikli bir şekilde yaşamadan, bu hesaplaşmayı yapmadan sanat ortamında görünür olma telaşı gerçekten çok zarar veriyor onlara. Dolayısıyla kendilerini eğitmek için ve bir arada bir güç oluşturabilmek için 90'lı yıllarda bizim Ermeni manastırında yaptığımız türde bir bir araya gelme, bir yerlere işgal ederek var olma, atölyeler sahibi olmak ve bağımsız bir şekilde bunu yapabilmek. Devletten ya da şuradan buradan beklemeden böyle bir organizasyon, böyle bir community kurma ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bunun fark edilmesi gerekiyor. Aynı şekilde kendilerini besleyebilmek için, okuyabilmek için, eser görebilmek için çok daha fazla imkân var. Fakat o ulaşım nedense yine sosyal medya nedeniyle galiba kesintiye uğruyor. Öyle bir tembellik yaratıyor. Eee yoksa şu anda etraftaki sergilerden öğrenecek çok şey var. Yani kendilerini eğitmek için, kendileriyle karşılaşabilmesi için, dürüstçe karşılaşabilmeleri için bu bu imkânı kendileri için yaratmaları gerekiyor. Kendi kişisel gelişimleri için de böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. En çok buna ihtiyaç var.

Sonrasında da elbette birtakım destekler; üretim, prodüksiyonlar, komisyon işler. Elbette bunlar yapılmalı ve bunlar çekici bir hale getirilmeli. Yani bir sanatçı, genç bir sanatçının atölyesine gittiğimiz zaman tek bir iş görmek istemem. Yani binlerce olmalı belki. Abartmış olabilirim. Yani onlarca olabilmeli. Dolayısıyla destekler de olmalı ve bu sanatçının kapasitesi, gücü, yaratıcılığı, özgün fikir üretme gücü, yeteneği, bütün bunları değerlendirecek ve destekleyecek birtakım fonlar olmalı elbette.

“Tamamen yapay oluşturulmuş ve sermaye aklayan bir piyasadır Körfez ülkeleri”

- Batıda sanata ayrılan fonların büyük oranda kesintiye uğradığını görüyoruz.  Buna alternatif olarak sanat çevrelerinde Körfez fonlarından bahsediliyor…

Buna hiç katılmıyorum. Körfez ülkelerinde gittiğim bir sergide işim sansürlendi. O fonlar süperstarlar için, Jeff Koons için onlar.  Oraya gittiğimde gördüğüm şey buydu. O ve bütün İşsiz kalmış Avrupalı ve Amerikalı küratörler için iş arayan küratörler için hazırlanmış bir sahne. Ben orada hiçbir yeniliğin, hiçbir politik duruşun olabileceğini düşünmüyorum. Son derece genel geçer eventler halinde gelişiyor olaylar. Tamamen yapay oluşturulmuş ve sermaye aklayan bir piyasadır Körfez ülkeleri.

Jeff Koons

Nitekim savaşla beraber ortadaki politik yani dünya barışı içinde aldıkları yeri de gördük.

Tamamen sahte, yalan, petrolün ve paranın oluşturduğu yapay bir sahnedir orası. Feminizmin adı edilmez. Yani feminizmle, cinsellikle ilgili her şey yasaktır. Kölelik vardır ama asla kölelikle ilgili bir iş sergileyemezsiniz. O güzel müzelerde, o muhteşem müzelerde cinsellik, oryantalizm eleştirisi, asla bunu yapamazsınız. Yani orası bambaşka bir dünya ve asla oraya bakmayalım.

Bir sergiye davet edildim Katar'da ve son anda Harem videosu çıkarıldı Kültür Bakanlığı tarafından. Benim ilk o coğrafyada yaptığım sergiydi ve umarım bu sonuncu olur.

Harem

Çünkü çok korkunç bir tecrübeydi. Anladım ki görünmez bir kölelik görünmez bir kadın karşıtı, feminizm karşıtı bir ortam. Fakat muazzam bir sahne hazırlanmış ve tamamen sermayenin Körfez ülkeleri sermayesinin yani o sermayenin yarattığı inanılmaz bir paranın oluşturduğu sahte yapay bir cennet; sanat cenneti ve kültür cenneti yaratılmış.

Ben burada özgürlük olduğunu hiç düşünmüyorum. Belli zaten feminizmle ilgili hiçbir şey konuşulamaz, hiçbir şey sergilenemez. Dolayısıyla kadın haklarından söz edilemez ama muazzam müzeler, şahane binalar, şahane müze yapıları, ünlü heykeltıraşların soyut heykelleri ve yapay bir şey yani.

Orada böyle gerçek bir sanat ortamı olduğunu düşünmüyorum. Kültürle alakası olmayan ama bir uydu şehir gibi. Dolayısıyla bu son savaşla ilgili şu anda içinde bulunduğumuz o korkunç savaşla ilgili de politik duruşları, dünya barış haritası içindeki hiç yerlerinin olmadığına da tanık oluyoruz. Dolayısıyla ben son derece mesafeli bir şekilde yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. O coğrafyada yapılan her türlü sanatsal etkinliğe oldukça mesafeliyim.

- Peki bugün yeni kuşak sanatçılar tek bir öneri verecek olsanız bu öneri ne olurdu?

Şunu söyleyebilirim. Kendin olmak, kendiniz olmanız çok zorlu bir süreç. Ben diyebilmek için ki sanatçı budur, ben demek zorunda. Yani öznel bir yaratık sonuçta. Hakikaten iki ayağını yere vurarak ben olmayı hak etmek ve o beni kurmak, inşa etmek için çalışmak gerekiyor. Bu da hayatla, her şeyle, başta anne babayla ve bütün kurumsal her ne varsa çatışmayı gerektiren bir süreçtir. Bu birey olmayla da ilgili, kadın olmayla da cinsel bir varlık olmayla, cinsiyetle ilgili. Dolayısıyla varoluşumuzu bu dünyaya yerleştirmek için, bu atıldığımız dünyaya yerleştirmek için inanılmaz bir savaş sürüyor. Bu savaşta, bu çekişmede içten ve samimi olmak gerekiyor.


© T24