menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Poğaça davasından” bugüne kalanlar

8 0
previous day

Olanı biteni açık biçimde adıyla, anlamıyla tanımlamak meseleyi ele almayı kolaylaştırır. Sistemli biçimde bunu yapmayı başarabilirsek, belki Türkiye’yi içine düştüğü “-miş gibi” çukurundan çıkarma şansımız da olur.

* * *

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire’de, tarihi bir oturum gerçekleştirildi. Tarihi zira Türkiye, AİHM kararlarına uymadığı gerekçesiyle Avrupa Konseyi’nin yaptırım sürecini ilerlettiği ve ceza aşamasına geldiği ilk ülke.

Yaptırım süreci, iş insanı Osman Kavala hakkında verilen AİHM kararlarının uygulanmamasından kaynaklanıyor.

AİHM’deki oturum da yine Kavala’nın “duruşma” başvurusu ve Türkiye’nin önceki kararlara yönelik itirazları üzerine, nihai bir karar verilmesi için gerçekleştirildi.

Ne garip, Türkiye’yi, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Abdullah Aydın ile kısa süre önce kurulan Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin Dekanı Ali Emrah Bozbayındır savundu. Oturumda neler yaşandığını, T24’ten Can Öztürk, kapsamlı biçimde kaleme aldı.

Bakanlık bürokratının Türkiye’yi savunması anlaşılır elbette. Ancak Bozbayındır için durum farklı.

Bundan sonra öğrencilerine AİHM’nin Türkiye’deki davalara karışmaması gerektiğini, anayasaya rağmen Türkiye’nin bu kararlara uymama hakkının olduğunu nasıl anlatabilecek, göreceğiz.

* * *

Bozbayındır’ın AİHM’deki savunması da aynı gariplikteydi!

Savunmak kolay değil. Türkiye, Gezi ve Kavala davasını bugüne sürekli davaların etrafından dolanarak getirdi.

AİHM, Kavala’nın sivil toplum üzerinde siyasi baskı oluşturmak için tutuklandığı ve derhal tahliyesinin gerektiğine karar verdi, Türkiye, “O eski soruşturmaydı, yenisini açtık” dedi.

AİHM, kararında ısrarcı oldu, Türkiye, “Biz o davayı karara bağladık, oradan tahliye edildi, casusluk nedeniyle yeniden tutuklandı” dedi.

AİHM yeniden sordu, Türkiye, “Casusluk davası Gezi davası ile birleşti, ayrı bir dosya oluştu” dedi.

AİHM bir kez daha sordu, Türkiye, “Casusluktan beraat etti, Gezi’den hüküm giydi, artık hükümlü” dedi.

Bu tabloda neyi nasıl savunacaksınız? Bozbayındır için kolay olmasa gerek!

* * *

Önce Bozbayındır’ın savunmasına bakalım:

Mevcut davaya konu olan şikâyetlerle ilgili iki ayrı bireysel başvuru şu anda Anayasa Mahkemesi önünde derdesttir… başvurucu, farklı fiili durumlardan kaynaklanan farklı hukuki meselelere dayanarak Anayasa Mahkemesi'nin etkisiz olduğu sonucuna varmaya çalışmaktadır. Oysa rakamlar nettir: Anayasa Mahkemesi tarafından bugüne kadar verilen 4.876 ihlal kararından 4.868'i tam olarak icra edilmiştir. Yargıtay'ın Gezi'nin bağlamı ve arka planına ilişkin kararlarında ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, şiddetli ayaklanma hareketlerinden çok önce, 2011'den itibaren belirli hazırlık faaliyetlerinin yürütüldüğü de not edilmiştir… Nitekim yerel mahkemeler mevcut davada başvurucuyu sadece tuzlu poğaça dağıttığı için mahkum etmemiştir. …bu dava, uluslararası mahkemelerin ulusal ceza yargılamasının ayrıntılarına girmemeleri gerektiğinin iyi bir örneğidir. Nitekim, dava dosyalarına ve delillere erişimi olmayan bir uluslararası mahkeme, yargılamanın belirli bir aşamasında hangi tedbirlerin gerekli olabileceğini değerlendirmek için çok uzaktadır. 30 Mayıs 2013 tarihinde, Gezi Parkı'nda polis memurlarına yönelik ilk saldırıların gerçekleştiği gün, iletişim kayıtları başvurucu ile diğer sanıklar arasında bir banka hesabı açılması, fon yatırılması ve protestocular için malzeme temini konularındaki görüşmeleri kaydetmiştir. Bu, şiddetin ilk gününde gerçekleşen lojistik bir koordinasyondur. 1 ve 2 Haziran 2013'te şiddet tırmanmış, çevik kuvvet araçları hedef alınmıştır. 2 Haziran'da iletişim kayıtları, başvurucunun protestocular için masa, sandalye, ses sistemleri ve yemek koordine ettiğini göstermektedir. Şiddetin zirve yaptığı 11 Haziran 2013'te başvurucunun, 'Gaz maskesine ihtiyacımız var, standart altı olanlar bile olur' diyen O.D. ile konuştuğu tespit edilmiştir. Başvurucu bunların temini konusunda rehberlik etmiştir. 10, 20 ve 24 Haziran 2013'te başvurucu, Türkiye'ye göz yaşartıcı gaz satışına uluslararası ambargo uygulanmasını tartışırken kaydedilmiştir.

* * *

Böyle okuduğunuzda havalı duruyor!

Misal Bozbayındır’ın Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulduğunu göstermek için verdiği rakamlara bakalım.

Sadece sekiz kararın yerine getirilmediğini söylüyor.

Neden acaba? Neden bu sekiz karara özel ihtimam gösterilmiş?

Bu sekiz karar içerisinde AYM’nin Yargıtay tarafından uygulanmayan Can Atalay kararı var mı?

Gezi davası söz konusu olduğunda yargıda bir tutum değişikliği mi oluşuyor?

AİHM kararları gibi AYM kararları da “İstersem uygularım” diye mi ele alınıyor?

* * *

Bozbayındır’a göre, Kavala, şiddetin koordinasyonunda etkili bir isim.

Koordinasyon dediği, Gezi Parkı’na gönderilen 20 sandviç, 20 peynirli poğaça, 20 COVID maskesi, bir plastik masa ve bir megafon…

Annelerin yemek yapıp getirdiği, evden masaların taşındığı, herkesin temizlikten yeme içmeye kadar her eylemde ortaklaştığı Gezi Parkı’nı böyle koordine ediyormuş.

Bozbayındır’a göre, Kavala, Türkiye’ye göz yaşartıcı gaz satışına ambargo uygulanmasını da koordine etmiş.

Bilgi doğru değil bir kere. Uluslararası Af Örgütü’nün açıkça duyurduğu kampanyayı gizli bir eylemmiş gibi anlatıyor.

Beraatle sonlanan Büyükada davasında suçlamalardan birisi de bu kampanyaydı üstelik. Hakikat eğilip bükülerek sonuç alınmak isteniyor. Yargının bile suç bulmadığı bir olayı Kavala üzerinden anlatarak….

* * *

En vahimi, “uluslararası mahkemelerin ulusal ceza yargılamasının ayrıntılarına girmemeleri gerektiği” tavsiyesi…

Bu öneri, net biçimde Türkiye’nin bütünüyle içe kapanması, uluslararası hukuktan kopması anlamına geliyor. Anayasanın 90. Maddesiyle AİHM kararlarını bağlayıcı kabul eden Türkiye, bu anayasa değişikliğini yapmadan önce bile AİHM kararlarını uyguluyordu. Geçen yaklaşık 30 yılda gelinen nokta, bir hukuk fakültesi dekanının getirdiği öneri bu, “Bize karışmayın” önerisi…

* * *

Kavala, 18 Ekim 2017'de gözaltına alındı, 1 Kasım 2017'de tutuklandı. Kavala, 2020 yılında bu davadan beraat etti ve hakkında tahliye kararı çıktı. Aynı gün daha önce tahliye edildiği casusluk dosyası bahane edilerek yeniden tutuklandı. Sonradan Gezi davası ile casusluk davası birleştirildi. Ardından casusluktan beraat etti. Gezi davası ise “ağırlaştırılmış müebbet hapis” kararıyla sonuçlandırıldı. AİHM, 10 Aralık 2019'dan bu yana Kavala’nın tahliye edilmesi yönünde kararlar verdi.

* * *

Bozbayındır’ın büyük ciddiyetle üzerinde durduğu, “sistematik şiddet, ön hazırlık” gibi kavramları kullandığı suçlamalar neler peki?

Soros'un Açık Toplum Enstitüsü yoluyla iktidarları değiştirdiği, Sırbistan'da kurulan ve liderliğini Ivan Maroviç'in yaptığı Otpor'un ABD bağlantılarıyla, para karşılığında iktidarları değiştirmek için çalıştığı, Kavala'nın da Soros ve Otpor bağlantıları ile Gezi'yi planlayarak, finanse ettiği… İddia bu… Ama bu iddianın ilk sahibi yargı değil…

Gezi eylemlerinin başlangıç tarihi 27 Mayıs 2013.

Hemen birkaç gün sonra nasılsa Otpor'la ilgili ilk yazılar çıkmaya başlıyor.

Otpor'la Gezi'yi ilk ilişkilendiren isimlerden biri Banu Avar. 1 Haziran'da açık biçimde Otpor'la Gezi'yi ilişkilendiren satırları kaleme aldı.

Avar'dan bir gün sonra ise iddianamede ne yazıyorsa, neredeyse aynı bilgileri görebildiğimiz ilginç bir yazı kaleme alındı. "Güncel Meydan" adlı sitede yayınlanan uzun ve detaylı yazıyı Erhan Sandıkçı kaleme almıştı. Sandıkçı'nın yazısında Otpor ve Canvas'ın farklı ülkelerdeki girişimleri ve kullanılan "yumruk havada" sembolünün nasıl ülkelere göre değiştiğini gösteren görseller de var. Haritalar, görsellerle daha ilk günden Gezi, Otpor'la bağlantılandırıldı.

Kavala hakkında ilk fezlekeyi bu iddialarla firari cemaatçi savcı Muammer Akkaş hazırladı.

2016'da, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra İstanbul Başsavcılığı, firari savcının dosyasını aynen kullandı.

* * *

İddianamede, FETÖ mensubu polis ve savcılarının olası etkilerinin soruşturmanın üzerinden kaldırıldığı belirtilse de tamamen o dönemki deliller kullanıldı. Telefon kayıtları dahil…

Öyle ki fezlekedeki, "Kavala’nın Gezi’nin finansörü olduğu, Memet Ali Alabora’nın Marovic ile Mısır’da görüştükten sonra Mi Minör adlı tiyatro oyununu sahneye koyduğu ve halkı galeyana getirmeye çalıştığı" ifadeleri kelimesi kelimesine iddianameye yansıtıldı.

İddianamede, polislere çiçek verilmesi bir başlıkla, polislerin protesto edilmesi bu örgütlerin yöntemi olarak gösterildi. Gezi’de ölenlerin anılması, “ölenleri anma” yöntemi olarak gösterildi. Duvar yazıları, sivil itaatsizlik türlerinden olan “alay etme” örnekleri olarak sunuldu. Memet Ali Alabora’nın eylemler devam ederken bir süre evden çıkmaması bile “evde oturma” başlığı altında "sivil itaatsizlik" olarak gösterildi.

Ancak bu örgütlerin liderleriyle Kavala ya da Alabora’nın tek bir görüşmesi bulunamadı. Geriye sadece Gezi Parkı’na gönderilen “poğaça” kaldı.

* * *

AİHM Büyük Daire yakında kararını açıklayacak. Ancak aslında bir anlamı yok.

Eski HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş hakkında da nihai karar verildi ve bugüne kadar uygulanmadı. Normalmiş gibi herkes ne zaman uygulanacağını soruyor. Kararların uygulanmaması normalleştirilmiş durumda…

AKP, Türkiye’ye demokratikleşme, uluslararası hukuk standartları vaadinde bulunarak iktidara geldi.

2010’da fişlemenin yasak olduğu bile anayasaya sokuldu.

Gelinen nokta bu.

Kavala’yı, Demirtaş’ı sevin ya da sevmeyin, bir önemi yok.

Süslü cümlelerle de bir durum “hukuki” hale falan gelmiyor.

Hakikat tek ve inatçı. Ve manzara açık.

Bizzat hukuk profesörlerinin eliyle, Türkiye, uluslararası hukuk sisteminden uzaklaştırılmaya çalışılıyor.


© T24