menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Pazartesi Yazıları | İfrat ile tefrit arasında bir millet

25 0
15.06.2026

Kerem’in Avustralya maçı sonrası röportajını izliyorum. Yedikleri golü anlatırken tam olarak şöyle söylüyor: “Biz gol kaçırdık. O ara gole ‘ah vah’ derken hazırlıksız yakalandık.” 

Ne kadar “biz” değil mi? 

Her işini duygularıyla halleden bir halk. Kerem ve arkadaşlarının kaçırdığı golün ardından birkaç saniyelik bir “üzülme” hakkı olmasın mı? 

Ama yok işte. Futbol, daha doğrusu genel olarak spor, hatta belki hayatta da aynı şey geçerli: Duygularına teslim olmadan o an yapman gerekeni yapmaya devam edeceksin. Makineyi birkaç saniye stop edip kaçırdığıma üzüleyim dersen cezası kesiliyor. 

Rakip/hayat seni beklemiyor zira. Topu aldığı gibi atağa geçiyor. 

Sonra şöyle devam ediyor Kerem: “İyi oynarken, top bizdeyken bu şekilde gol yemek insanı demoralize ediyor.” 

Bu da yine “aynı biz” bir başka cümle: “Top bende, demek ki iyi oynuyorum” diye düşünüyor belli ki Kerem. 

Gerçekte böyle mi peki? Önce futboldan cevap vereyim: Tabii ki değil. Topu bilerek rakibe bırakan, rakibi üstüne çekip az ama iyi planlanmış ataklarla sonuca giden pek çok takım var. (Bu kontratak futbolunu küçümsememiz de ayrı bir mesele. 1980’lerde, 90’larda güçlü rakipler karşısında aynısını biz yapıyorduk yahu.) Galatasaray geride kalan sezonun başında Frankfurt’tan tam olarak bu şekilde beş gol yedi. 

Peki hayatta durum farklı mı? Bu çağ her şeyiyle bize sadece topa sahip olmaya odaklanmamızı söylemiyor mu? Para, güç, şöhret… Sahip ol ve asla bırakma. Tırnaklarını geçir. Ancak böyle kazanabilirsin. 

Oysa topun sahibi olmakla oyuna yön vermek ve sonuca gitmek farklı şeyler. Top senin ayağındayken birileri oyunu yönlendiriyor olabilir. Sen güç elimde diye düşünürken birilerinin oyununda sana biçilen görevi yerine getiriyorsundur belki de. 

Teşbihte hata olmaz, bugünlerde çokça örneğini gördüğümüz, duyduğumuz bir örnek vereyim. Hayatta “yırtmak” için her şeyi göze almış garibanın birini bulup, onun adına bir şirket kuruyorlar. Kara paraları o şirket üzerinden aklıyorlar. Gariban birden ünlü iş insanı diye ortalıkta gezmeye başlıyor. Paranın asıl sahipleri asla ortalığa çıkmıyor tabii.  

Bizim gariban tam “topun sahibi” olduğuna ve artık bu oyunu “iyi oynadığına” inanmışken küt diye sabaha........

© T24