menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bizim Çocuklar, ABD-İran savaşının gölgesinde Messi ve Ronaldo'nun son Dünya Kupası

10 0
previous day

Yeni gelmedik geri geldik!

Evet uzun zaman oldu 24 yıl, onca yıl sonra Türk Milli Takımı yeniden Dünya Kupası’nda! En son katıldığımız 2002 kupasını dünya üçüncüsü olarak tamamlamıştık.

2002'deki dünya üçüncüsü olan Milli Takım kadrosu

Barış Alper Yılmaz, doğum tarihi 23 Mayıs 2000

Kenan Yıldız, doğum tarihi 4 Mayıs 2005

Arda Güler, doğum tarihi 25 Şubat 2005

Ve diğerleri yani bugün Türk Milli Takımı’nın oyuncuları, 2002 Dünya Kupası’nda ya bebeklerdi ya henüz doğmamışlardı. Bakalım bu Dünya Kupası’nda kim bilir neler olacak? "Bizim Çocuklar" neler yapacaklar?

Türk Milli Takımı, 2026

Bizden önceki kuşaklar Muhammed Ali’nin boks maçlarını seyretmek için sabaha karşı kalktıklarını anlatırdı. Olimpiyatlar, Dünya Kupaları hep şampiyonların maçlarını, müsabakalarını izlemek için bizi farklı kıtalardan sabaha karşı yatağımızdan kaldırdı. Naim Süleymanoğlu, Mete Gazoz, Filenin Sultanları… Bu yıl Z Kuşağı da bu heyecana dahil oluyor.

Dünya Kupası’nın önemli anları

Pelé 1958'de 17 yaşında dünya şampiyonu olan, üç kupayı kaldıran, futbolu hem spor hem şiir yapan adam da bir Dünya Kupası efsanesiydi. Bir kuşağın tamamı onun gollerini babalarından dinledi, hatta onu hiç izlemeden gollerini ezberledi.

Pelé

Sonra Maradona geldi. "Tanrı'nın Eli" sadece bir gol sayılmazdı İngiltere'ye karşı, Falkland Savaşı'nın hemen ardından, bir topukla tarihe yazılan o hareket futbolun siyasetten ne kadar ayrılamayacağının en çıplak kanıtı oldu. O maçı izleyenler tarihi bir ana tanık oldular.

Sonra iki dev geldi ve yirmi yıl boyunca dünyayı ikiye böldü.

Messi mi, Ronaldo mu? Bu soru bir neslin kimlik meselesi haline geldi. Barlar ikiye ayrıldı, aileler ikiye ayrıldı, ülkeler ikiye ayrıldı. İkisi birbirini yıkmaya çalışıp birbirini daha büyük yaptı. Ronaldo beş Dünya Kupası'na çıktı, kupa kazanamadı ama her turnuvada bir efsane anı bıraktı. Messi dörtte bir tutuldu, eleştirildi, "milli takımda Maradona olamaz" denildi ta ki 2022 Katar'da 35 yaşında kupayı kaldırana kadar.

Messi

2026 büyük ihtimalle bu iki çağın son kesişme noktası olacak.

Ronaldo 41 yaşında sahaya çıkacak, altı Dünya Kupası'na çıkan ikinci oyuncu olarak tarihe geçecek. Messi ise henüz kararını vermedi. Arjantin teknik direktörü Scaloni "onu bu turnuvada izlemek tüm dünyanın hayali" dedi geçen hafta. O hayal gerçeğe dönüşürse, son dans için sabah 7 alarmı kuracak milyonlar var. Dönüşmezse o sessizlik de hafızaya işlenecek. Büyük oyuncuların vedası da bir anı olur çünkü.

Savaşın gölgesinde Dünya Kupası

Ama 2026 Dünya Kupası’nın üzerinde başka bir gölge daha var. Ve bu sefer gölge, sahadan daha büyük.

28 Şubat’ta başlayan ABD-İran savaşı tüm şiddetiyle sürüyor. İran Milli Takımı, Antalya Belek’te sessizce kamp yapıyorlar. Oyuncular kamera önünde suskun, kimse konuşmuyor. Hazırlık maçları savaş yüzünden Türkiye’ye taşındı. Sahada koşan oyuncular var ama arkalarında bıraktıkları şehirlerin dumanı ekranlara yansımıyor. Haziran’da Los Angeles’ta sahaya çıkacaklar. Bu savaşa dahil olan birçok ülke sporun çatısı altında karşı karşıya gelecek.

Futbolun buradaki rolü hem çok küçük hem de inanılmaz büyük.

Şunu düşünün, İran maçını izlerken ne hissedeceksiniz? Tribünde İranlı taraftarlar olacak mı? Olmayacaklar, vize meselesi hâlâ çözümsüz. Peki sahada o formayla koşan oyuncuların ailesi nerede olacak? Tahran'da mı, sığınakta mı, yoksa şehirden çoktan kaçtılar mı? Ancak futbol bu soruları sormaz. Düdük çalar, oyun başlar.

İşte tam bu da sporun en büyük paradoksu! Futbol hem en masum hem de en siyasi şeydir. Sahada top koşarken tribünde tarih yazılır. Siz gol sevinci yaşarken kamera o anda neyi çerçeveliyor bunu kimse sormaz. Ama o görüntü bir yerde kalır. Bir hafızaya işlenir. Yıllar sonra birileri o turnuvayı anlatırken arka planda ne olduğunu da anlatmak zorunda kalır.

1978 Arjantin'de olduğu gibi. 1978 Arjantin’inde tribün çığlıklarına "kayıpların" sessizliği karışmıştı. O yıl Arjantin kupayı kaldırdı ama stadyumların birkaç blok ötesinde askeri cuntanın gözaltı merkezleri vardı. Tribünlerin tezahüratı o sesleri bastırdı.1994’te Andrés Escobar, kendi kalesine attığı golün bedelini birkaç gün sonra sokak ortasında canıyla ödemişti. Sahaların en centilmen oyuncularından biriydi. O dönemde Kolombiya’da kartellerin futbol ve bahis dünyası üzerindeki etkisi çok büyüktü ve cinayetin arkasında kaybedilen büyük bahis paralarının olduğu yıllarca konuşuldu.

2026 Kupası sadece Ortadoğu’daki savaşın değil Meksika cephesindeki kartel şiddetinin de gölgesinde. Guadalajara hattındaki çatışmalar, kartel şiddeti güvenlik tartışmalarını büyüttü. Yol kapatmalar, kayıplar bunlar futbolun dışında ama turnuvanın tam ortasında duran bir gerçeklik. FIFA için önemli olan stadyum içi güvenlik. Stadyum dışı ise "başka bir dünyanın" meselesi. Futbol dünyadan bağımsız bir balon içinde var olmaya devam edecek mi? Yoksa bir topun etrafından birleşebilecek miyiz? O top hangisi olacak, savaş topu mu, futbol topu mu?

İran Milli Takımı ülkeleri bombalanırken, savaştıkları devletin topraklarında top koşturacaklar. İran Futbol Federasyonu durumu tek cümleyle özetledi: "ABD'yi boykot ediyoruz, Dünya Kupası'nı boykot etmiyoruz." Trump ise o bildik üslubuyla ekledi: "Can güvenlikleri için ABD'de oynamaları uygun olmayabilir." FIFA, her zamanki gibi "takvimde değişiklik yok" deyip topu taca attı.

Oldum olası futbolu çok severim. Sadece Türkiye ligi değil, Premiere Lig, La Liga, A hepsini izlemeye çalışırım. Şimdiden saatleri 7’ye kurmaya alışalım üstelik 2028 olimpiyatları da Los Angeles’ da olacak.

2026 Dünya Kupası bir kıtaya, üç ülkeye ve on altı şehre yayılıyor. Ölçeği büyüdükçe çağın ağırlığını da üstüne alıyor. Pandemiler, savaşlar, ekonomik krizler, siyasal baskılar… Son yirmi yılın yorgunluğu herkesin sesine çökmüş durumda. Kiminle konuşsan aynı cümle, neşemizi kaybettik, umudumuzu kaybettik.

Belki de bu yüzden bu turnuva tam zamanında geliyor.

Şimdi sıra Z kuşağında. 2002’nin sabahlarını yaşamayanlar, İlhan Mansız’ın altın golünü ya da Hasan Şaş’ın o rüzgârını, Dünya Kupası’nın en hızlı golünü ancak YouTube görüntülerinden bilenler, ilk kez kendi Dünya Kupası sabahlarını kuracak. Saatler yeniden 07.00’ye ayarlanacak. Alarm çalacak. Mutfaktan çay kokusu gelecek. Salonun yarı karanlığında cümbür cemaat maçlar izlenecek.

Yıllar sonra onlar da bugünü anlatacak.

“Sabah 7’de kalkmıştık” diye başlayacak cümleler.

“Messi’nin son dansıydı belki.”

“Ronaldo o yaşta hâlâ sahadaydı.”

“İran savaşın içinden gelip Los Angeles çimlerine çıktı.”

“Ve Türkiye yeniden oradaydı.”

Belki final oynadık diyecekler, kim bilir!

Belki sporun asıl gücü tam burada dünyanın bütün ağırlığına rağmen insana yeniden birlikte sevinmenin mümkün olduğunu hatırlatmasında.

Bir dönem San Francisco’da yaşadım, maçlarımızın oynanacağı Levi’s ve SoFi Stadyumu’nu biliyorum, California’daki arkadaşlarım şimdiden “hadi gel” diyor. İnsan bazen bazı anların yalnızca televizyondan değil, yerinde yaşanması gerektiğini hissediyor. Tam da o “being there" yani orada olmak duygusu bu işte. Tarihin içinden geçen bir yaz akşamında, bir tribünün parçası olmak.

Dileğim şu ki, 11 Haziran’a kadar dünya biraz olsun sakinleşsin. Savaşlar sussun, akan kanın ve gözyaşı dinsin. Çünkü Dünya Kupası’nı asıl büyük yapan şey kupanın kendisi değil, insanlığa kısa bir süreliğine de olsa ortak bir sevinç ihtimalini hatırlatması ve omuz omuza yan yana olmanın mutluluğu...

Belki de uzun zamandır en çok bunu özledik.

Beraber sevinmeyi.

Biz ki kol kola gelip “We are the World" diyebilen bir dünyaydık.

Yine yapabiliriz!

O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz …


© T24