menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gündüz Vassaf, yeni kitabı "Günlük Yaşam Felsefesi"ni anlattı: Siyasetçiler, ellerinde bayrak ve kutsal kitapla güvensizliği kullanıyor

52 0
21.06.2026

Gündüz Vassaf'ın Tuhaf Kitap'tan yayımlanan yeni kitabı Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgü, farklı kuşaklardan iki kişinin hayatı birlikte sorgulama çabası. Vassaf, genç araştırmacı ve yazar Duru Uslu'nun sorduğu sorularla; ben ve biz arasındaki ilişkiyi, can sıkıntısını, dostluğu, ölümü, demokrasiyi, tarihi ve yapay zekâyı yeniden düşünmeye çağırıyor. "Bir şey bulmak için değil, yolumuzu yaşamak için beraberiz" diyen Vassaf, her kitabında olduğu gibi sorgularken, sorgulamaya ve düşünmeye davet ediyor.

- Ben kimim sorusuna o kadar odaklandık ki düşünmekten yaşayamaz hâle mi geldik? Ve ben'i düşünmekten biz olmayı düşünmeyi unuttuk mu?

Binlerce yıllık soru. Muhammed Ali, Harvard Üniversitesi'nde mezuniyet konuşması yapıyor. Ardından öğrenciler "Şiir, şiir" diye tempo tutturuyor. "Arı gibi sokarım, kelebek gibi uçarım" sözü çok meşhur o dönem. O da anında iki kelimelik bir şiir yazıyor: "Ben ve biz." “Ben'i o kadar yücelttik ki biz'i unuttuk” demeye getiriyor. Malum biz olmak uğruna Vietnam savaşında asker olmayı reddettiğinden devlet dünya şampiyonluğu ünvanını elinden almıştı. Daha da geriye gidelim, Sokrates'e. Delfi Tapınağı'nda... "Kendini tanı," sözüne. İki bin yıldır kendimizi tanımaya çalışıyoruz. Yetti gayri. Kendimizi doğrudan tanımaya çalışmak yerine başkaları üzerinden tanıyalım. Ben Gündüz'ü Ebru üzerinden tanıyayım. Tavşan üzerinden tanıyayım. Dostoyevski'nin Raskolnikov'u üzerinden tanıyayım. Ancak öyle tanıyabilirim kendimi. Yoksa kendi kendimizle muhasebe yaptıkça kafayı yiyoruz. Kafayı yedikçe de psikologlara gereksiz para kazandırıyoruz.

- Peki kendini gerçekleştirmek bir illüzyon mu? İnsan kendini nasıl gerçekleştirir?

Ebrucum, Maslow piramidini biliyorsunuz. Önce yemek, barınma gibi temel ihtiyaçlar gelir; hiyerarşinin tepesinde de kendini gerçekleştirmek. Ne kadar uyduruk. Aklımda başka örnekler var. Temel ihtiyaç hiyerarşisine kulak asmayan Küçük İskender gibi şairler, Behçet Sefa gibi ressamlar kendi gerçekliklerini yaratmadılar mı? Onlar gibi piyasaya, şöhrete meyilli olmayan, az da olsa nice sanatçı var. Gezi gençliği, yetişkinlerle, ebeveynleriyle birlikte ideallerinin bireysel değil toplumsal gerçeklikte oluşabilirliğinin örneği. Maslow’un hiyerarşisi düzenin reçetesi. Kendini gerçekleştirmek ille de temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra yola koyulmak değil. İhtiyaç diye bize bellettirilen şeylerden, tüketim patolojimizden kimlik pompalamızdan arınmak ta olabilir. Esasta kendini gerçekleştirmek, bir şey edinmekte değil süreçte belirlenir. Sevgilim yerine sevgiliyiz demek gibi. Yeni bir dile ihtiyacımız var.

- Yani kapitalist çarkların dayattığı sürekli tüketimle kendini gerçekleştiremezsin, diyebilir miyiz?

Sahiplenerek, sevgili ya da arkadaş toplayarak kendini gerçekleştiremezsin. Beyhude bir çaba olduğu bildiğimiz halde kendimizi aldatmaya meyilliyiz. “Boş ver, boş ver arkadaş, başka bulursun” diye bir şarkı vardı. Özellikle sosyal medyada anlık dostluk ve küsmelerle bu günümüzde her zamankinden geçerli. Beş, altı, hatta yirmi arkadaşın olduğunu düşünüyorsan aslında kendini eksiltiyorsundur. Kimsenin yirmi dostu olamaz. Arkadaşı belki, ama dostu olamaz. Gerçek arkadaşlık, beslendiği taktirde, sevgilinizle olduğu gibi ancak sizin ilişkinize özgü ortak, evrimleşen yeni bir dil geliştirmektir. Zamanla olur. Birlikte yürüyerek, birlikte yaşanarak oluşur. Hemen tanışıp, "Aa ne güzel anlaştık" deyip sarılarak birbirine kanka demekle arkadaşlığı Mahmutpaşa pazarına göndermiş oluruz.

- Kitapta şahane başlıklar var. Bunlardan biri de daha önce sizinle hiç konuşmadığımız İnsanoğlunun en büyük şikâyetlerinden biri can sıkıntısı konusu. Neden herkesin canı sıkılıyor?

Kendimize ettiğimiz en büyük hakaret can sıkıntısı. Dünyada bakacak, tadacak, yapacak, görecek, işitecek bu kadar çok şey varken... Üstelik artık bunun parayla da ilgisi yok. Bu kadar şey parmaklarımızın ucundayken "Canım sıkılıyor" demek, şu beyne, şu yüreğe yapılabilecek en büyük hakaret. Nâzım Hikmet gibi bir şairin "Canım sıkılıyor" diyebileceğini düşünemiyorum. Geçenlerde Floransa'daydık. Komşumuz, her yıl bir aylığına Michelangelo'nun Carrera mermeriyle çalışmak için buraya gelen 90 yaşında bir kadın heykeltıraş. Taşı hâlâ kendi elleriyle yontuyor. Sofra kurduk. Yemekten sonra lokum ikram ettim, tozu genzine kaçtı. Otuz kırk saniye öksürdü, yüzü kızardı, kendine geldikten sonra o otuz saniye için: "Ne kadar büyük zaman kaybıydı, değil mi?" dedi. Adı Tessa. Tessaların canı sıkılmaz.

- Sadece otuz kırk saniye... Çok enteresan.

Merak ediyorum ama bilmiyorum; bir kedinin, martının, canının sıkıldığını zannetmiyorum. Bana öyle gelmiyor. Derin bir huzur içindeler sanki. Bunca rüyası, merakı olan bir türüz ve "Canım sıkılıyor" diyoruz. Şımarıklık mı, tatminsizlik mi?

- Kendimizle baş başa olmayı bilmiyor muyuz acaba? Ya da kendimizle kalmaktan korkuyor olabilir miyiz?

Makul. Tek başınalığın enginliği yerine huzursuzluğu.

- Belki vicdan azabı, suçluluk duyguları ortaya çıkıyor olabilir mi?

Belki hep bir uyarıcı olsun istiyoruz. Radyo, televizyon açık olsun, ses, görüntü, hareket olsun... Yalnızlık ve can sıkıntısı atla arabanın birlikte gitmesi gibi...

- Hayatın ve doğanın dengesi bu kadar yavaşken, ruhsal gelişimimiz de bu kadar yavaş ilerlerken, bu hazcılığın ve sürekli "anı yaşa" çağrısının açıklaması nedir? Anı yaşamaktan tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Benim anı yaşamakta vurguladığım, bizi edilgen kılan, edilgenleştikçe düzene güç veren şikayet yerine ‘’Ne yapabilirim’’e odaklanmamız. Tarihin yüküyle, umutların uçukluğuyla yaşamayalım. Yunanlılar, Konstantinopol'u kaybettiklerinin yüküyle, Türklerse fetihlerini geçmişin küllerinde kıvılcım ararcasına bugün yaşamasınlar. Beride kalsın. Kendimi ne yarına saklayabilir ne de dünden koruyabilirim. Evet, kitabın alt başlığında ‘’Şimdi’’den kastettiğim, "Bugün ne yapabilirim?" sorusuna odaklanmak. Özellikle siyasi olarak geçmiş ve gelecek büyük yükler yaratıyor. Oysa hepimiz bugünden sorumluyuz.

- Peki bu noktada itiraz gelmez mi? Çoğumuz tarihin öznesi değil, seyircisi gibi hissediyoruz. Bir insan gerçekten dünyayı değiştirebilir mi?

Takdir ettiğim bir psikiyatrist Robert Jay Lifton. Bizim dört tür ölümsüzlük peşinde yaşadığımızı söyler. Birincisi dini, cennet vs. İkincisi kalıtımsal, soyumuz, sopumuzun devamı. Üçüncüsü iz bırakmak. Ağaç dikmek, kitap yazmak, eser üretmek...

- Dördüncü ise tarihsel ölümsüzlük değil mi?

Evet Ebru. Çünkü hepimiz, söylediğimiz ve söylemediğimiz her sözle, yaptığımız ve yapmadığımız her davranışla tarih yazıyoruz. Tarihi liderler yazmıyor. Savaşlar yazmıyor. Biz yazıyoruz, lakin kendimizi, gücümüzü, ideallerimizi yadsıyor, geleceğimizi iktidar hırslılarına, medet umduklarımıza teslim ediyor, içinde yaşadığımız düzenin kurbanı oluyoruz. Büyük insanlar ve olaylar üzerine kurulu tarih masallarımız geçmişte eşitliğin egemen olduğu, saldırganlıktan uzak toplumların varlığını görmezden geliyor. Burnumuzun dibinde Çatalhöyük böyle bir toplumun örneği. Bulgular evlerin eşit büyüklükte, mezarlar doğal ölümlere........

© T24