Ayşegül Sönmez ile ‘Çağdaş Sanat Var mıdır?’ üzerine: Neyin sanat olduğuna kesinlikle “tarihin meleği” karar veriyor
Muzun sanat olup olmadığı tartışması çoktan geride kaldı. Bugün asıl soru başka: Sanatın sanat olduğuna kim karar veriyor? Yapay zekâ sanatçının yerini alabilir mi? Bienaller sanat için mi düzenleniyor, yoksa turizm ve pazarlama için mi? Moda markaları çağdaş sanatı dönüştürüyor mu? Ve neden artık sanat eserlerinden çok müzayedeler, sponsorluklar ve reklam kampanyaları konuşuluyor?
Sanat eleştirmeni, yazar ve Sanatatak'ın kurucusu Ayşegül Sönmez, Everest Yayınları'ndan çıkan son kitabı ‘Çağdaş Sanat Var Mı?'da bu soruların peşine düşüyor. AICA Türkiye eski başkanı olan, iki kez Kyoto Prize'da felsefe ve sanat alanında jüri üyeliği yapan Sönmez; güncel sanattan yapay zekâya, Banksy'den Nicole Kidman'a, Jerry Gogosian'dan Madonna'ya uzanan geniş bir tartışma alanı açıyor. Kitap, Darko Glavan'ın yıllar önce söylediği "Çağdaş sanat, inanırsan vardır, inanmazsan yoktur" cümlesinden hareketle, çağdaş sanatın bugün neyi ifade ettiğini yeniden düşünmeye davet ediyor.
Ayşegül ile ilk kez tanışmamıza rağmen büyük bir enerjiyle hemen sohbete daldık. Sanat piyasasını, bienal enflasyonunu, sosyal medyanın sanat deneyimini nasıl değiştirdiğini, yapay zekânın sanatçı kavramını dönüştürüp dönüştürmeyeceğini ve sanat dünyasının giderek eğlence ekonomisinin kurallarına teslim olup olmadığını konuştuk. Bu inanılmaz enerjik ve bilgi bombası kadını tanımalı atölyelerine katılmalısınız… Türkiye gündeminden bunaldığımız bugünlerde böyle insanlara daha da ihtiyacımız var...
Ebru D. Dedeoğlu (solda) ve Ayşegül Sönmez
- Kitabın adı "Çağdaş Sanat Var mı?" Cevabı sürekli değişen bir sorunun peşinde miyiz? Ne dersin?
Tabii ki öyleyiz. Ve bu ontolojik bir soru. Bu sorunun çıkış noktası da aslında AICA Uluslararası Eleştirmenler Derneği Türkiye şubesi başkanlığını yaptığım dönemde yakından tanıdığım ve sonra kaybettiğim Belgradlı dostum sanat eleştirmeni Darko Glavan'ın bana söylediği bir cümleydi: "Çağdaş sanat, inanırsan vardır, inanmazsan yoktur." Bu cümleyi hiç unutmadım. Çünkü zaman zaman bu dünyanın tam ortasında, onun uzun yıllardır bir emekçisi olarak ona inanmakta zorlandım. İnancımı sorguladım. Bu kitap bu anlamda bir yüzleşme olarak da okunabilir. Ama bu, şu an çok moda olan bir çağdaş sanatı kötüleme kitabı değil. Aksine felsefi olarak onun tam olarak ne ifade ettiğini tartışmaya açma kitabı. Bir dolu soru var içinde. Okura da soruyorum. Onlar da yanıtlıyor ve bana yolluyor.
- Merak ediyorum bugün gerçekten çağdaş sanatın varlığını mı tartışıyoruz, yoksa ona kimin "sanat" deme yetkisine sahip olduğunu mu? Sanat konusunda uzmanlıkla demokratikleşme arasındaki dengeyi nasıl kurmamız gerekiyor?
"Kim karar veriyor?" sorusu güzel soru. Hemen yanıtlayacak olursak “biz” karar veriyoruz. Hemen yine soru, “Biz kimiz?” İşte bu sürekli değişiyor. Çünkü bu bir iktidar meselesi de… Kitapta Hünkâr Kimi Beğendi? diye bir bölüm var. Bu ‘kim’i epey aralıyor. Kimin zevki bu baktığımız? Benim bir eleştirmenin? Senin bir gazeteci yazarın? Bir küratörün? Bir koleksiyonerin? Dolayısıyla “biz” dediğimiz zaman epey birilerini kastediyoruz. Son kertede son dönemde Hünkâreşittir koleksiyoner. Dolayısıyla para belirliyor. Ancak bana sorarsan uzun vadede kesinlikle “tarihin meleği” karar veriyor. Sonra bizim gibiler; yazarlar, küratörler, eleştirmenler yardımcı melekler olarak onun kararına bakıp göremediklerini görmeye çalışıyoruz. Ve bu böyle bir sarmal gibi dönüyor dolaşıyor.
- Peki bugün koleksiyonerlerle birlikte çağdaş sanatı kurumlar şekillendiriyor diyebilir miyiz? Bu dünya aslında akademik değil mi bir yanıyla?
"Akademi morgdur," der Ömer Uluç. Çok da haklıdır. Bir sürü şey de morg olmaya mahkûmdur. Eğer nefes alamazsa, eğer hayat onun içine karışamazsa… Bir Pikachu dolaşıveriyor, koşuyor hatta bir protestoda. Bir yağmur yağıyor. Güneş açıyor. Mesela son Venedik Bienali'ne bakın. Ulusal temsil sistemi bir anda tartışmaya açıldı. Jüri istifa etti. Amerika ve İsrail'in katılımı yüzünden jüri de gidince halk karar versin dendi. Bu durumda Hünkar halk oldu birdenbire... Sürpriz oldu. Kar yağdı.
- Paul Klee’nın Angelus Modus’u orada. Hayat da. Ancak yapay zekâ da orada değil mi? Sanki bir tedirginlik söz konusu. Sen de tedirgin misin?
Hiç değilim. Şimdi “Z kuşağı ne ister” diyorlar. Sanatatak için toplantılarda herkes ona ulaşmak istediğini söylüyor. Bir arkadaşımız da dedi ki, “Z’den önce biz vardık.” Yapay zekâdan önce biz vardık. Üstelik bizden önce ne vardı, hâlâ bilmiyoruz. Büyük Patlama öncesini bilmiyoruz. Dolayısıyla tedirgin olacak bir şey yok. Ama şu var; İş Mekan’da genç müzik prodüktörü Çağan Tunalı ile yaptığımız Hayati Keşifler Kulübü’nde de bunu konuştuk. Yapay zekâ şarkı yapıyor ve biz dinliyoruz. Evet dinliyoruz. Bir daha bir daha hatta. Kadın vokal remiksini ayrı, erkek ağdalı ayrı. Ancak dinlediğimiz kim aslında, kendimiz değil miyiz? Yapay zekâ bizden........
