Sebahat Tuncel: Süreç ipten döndü, masa devrilebilirdi; Rojava'da Kürtlerin emperyalistlerle ittifakı taktiktir, stratejik değil
Sadece iki hafta önce ülkedeki diğer her dert buharlaşıp uçmuşçasına herkesin sadece Suriye konuşası vardı. Suriyeli Kürtlerin YPG’si, Arap aşiretlerin Suriye Demokratik Güçleri (SDG) şemsiyesinden çekilmesiyle birlikte yaşadığı kayıplar, Türkiye sanki nihayet Kürt sorununu çözmüş gibi bir coşkuyla ele alındı. Sanki Türkiye açısından mevzu kapanmış, batı final tercihini Ahmed El Şara yönetiminden yaparak Kürtleri geri dönülmez biçimde terk etmişçesine ileri yorumlara imza atıldı. Sadece günler geçti ve geçirdiğimiz hafta sonunda SDG yöneticileri Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in transatlantik ittifakın gözbebeklerinden Münih Güvenlik Konferansı’nda Batılı liderler tarafından kucaklanması izledik. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Mazlum Abdi’ye sarılmasından daha mühim olan kuşkusuz Abdi ve İlham Ahmed’in Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani ile birlikte ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile görüşmeye katılmasıydı.
Kürt siyasi hareketinin önde gelen kadınlarından Sebahat Tuncel ile aslında Münih’teki gelişmelerden önce randevulaştık. Kendisini geçen hafta Yeni Yaşam gazetesinde kaleme aldığı ‘Emperyalist planlara alternatif çözüm’ yazısını okuduktan sonra aradım. Zira yazının içinde, Suriye’de yaşananlardan sonra ve İran’da yaşanması muhtemel şeylerden önce Kürt hareketinin kendi içinde yaptığı tartışmalara dair ipuçları vardı. Bir anlamda ‘emperyalizmle iş birliği’ tartışmasını kamusal alana taşımış oldu. Daha fazlasını ise burada okuyacaksınız. Sebahat Tuncel’e göre Orta Doğu’da yeni dizaynın arkasında da asıl olarak, aynı yüz sene önce olduğu gibi İngilizler var.
Küresel güçlerin bölgesel hesaplarının enkazının sadece Suriye ile sınırlı kalmayabileceğini anlatırken Tuncel, Suriye’de son bir ayda yaşanan gelişmeler esnasında Türkiye’deki ‘süreç’in kopma noktasına geldiğini söyleyen ilk siyasetçi oldu belki de. Tuncel’deki bilgiye göre Öcalan’ın SDG yönetimine önerilerini iletmesi de Suriyeli Kürtlere yönelik saldırıların durdurulması da ‘bir biçimde’ sağlandı. Detayları bildiğini ancak üstü kapalı biçimde paylaşmayı tercih ettiğini düşündüren cümlelerini ilerleyen satırlarda okuyacaksınız.
Öcalan’ın SDG'nin İsrail ile ilişkisi hakkında aslında ne düşündüğünü, ‘demokratik Orta Doğu konfederasyonu’ formülü ile ne kastettiğini Sebahat Tuncel’in yorumuyla öğreneceksiniz.
Sebahat Tuncel bugün DEM Parti yönetiminde değil ama Kürt hareketi açısından DEM Parti kadar önemli olan ‘Özgür Kadınlar Hareketi’ TJA’nın yöneticilerinden. Daha önce HDP ve DBP’de eş başkanlık yaptığını ve Kobani davasından yedi buçuk yıl hapis yattıktan sonra 2024’te serbest kaldığını bilmem hatırlatmama gerek var mı?
Kuzeydoğu Yönetimi Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, ABD Dışişleri Bakanı Rubio'nun da olduğu heyet ile Münih Güvenlik Konferansı’nda
“Kadın örgütlenmesinin çatısı TJA, erkek egemenliğine karşı ortak mücadele alanı”
-Şöyle bir durum var; Gültan Kışanak, Ayla Akat Ata ve siz DEM Parti’nin öncülü olan partilerin kadın yöneticileri olarak Kobani davasından yatıp çıktıktan sonra Özgür Kadınlar Hareketi olarak Türkçeye çevirebileceğimiz TJA içinde (Tevgera Jinên Azad) çalışmalarını sürdürüyorsunuz. Hem Suriye’de son yaşananların ardından Rojava meselesine dikkat çekmek hem de Öcalan’ın özgürlüğü için düzenlenen mitinglerde TJA önemli rol oynuyor. TJA’nın fonksiyonunu siz nasıl tarif edersiniz?
Siyasi partide, sendikada ya da bağımsız kadın örgütlenmelerinde, yerel yönetimde, ekoloji hareketinde çalışan bütün kadınların oluşturduğu ortak bir çatı örgütlenmesi TJA. Benim için HADEP’ten itibaren hep kadın çalışması esas çalışma oldu. O yüzden de cezaevinden çıkınca burada siyaset yapmayı çok daha önemsedim. “Demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigma” diye ifade ettiğimiz paradigmanın kadınlar açısından ne ifade ettiğini, erkek egemenliğine karşı kadınlar olarak nasıl mücadele edeceğimizi, bunun pratik politikasını nasıl geliştireceğimizi tartıştığımız ve bunu koordine ettiğimiz bir yer TJA. Ve ben de TJA’nın yönetiminde yer alıyorum. Sizin de belirttiğiniz gibi Gültan Hanım’ın, Ayla Hanım’ın ve daha pek çok arkadaşımızın yıllarca siyasi mücadele içinden süzülen bir deneyimi var. O deneyimin de verdiği bir özgüven de oluyor aslında. Milletvekilliği yapmış olmanın bir tanınırlığı, toplumsal karşılığı da olunca o açıdan daha çok öne çıkıyor gibi görünüyoruz bizler. Ama belki çok popüler olmayan ya da isimleri bizler kadar bilinmeyen çok arkadaşımız var. TJA’da çalışan binlerce kadından bahsediyoruz şu an.
“Öcalan inançların toplumdaki yerini demokratik ekolojik bir yerden yorumluyor”
-Kürt siyasi hareketi içinde yer alan kadınlar açısından seküler siyasi hat hayati bir konu olageldi. Abdullah Öcalan’ın bu konudaki müktesebatı yadsınamaz. Ancak gelinen noktada, devletin ‘Terörsüz Türkiye’ diye kodladığı son bir buçuk yıllık süreçteki söylemlerine baktığımızda Öcalan’ın zamanın ruhuna uygun ve muhafazakarların ruhunu okşayacak vurguları dikkat çekmeyecek gibi değil. Söylemlerinde muhafazakâr kitlelere hitap etme hedefiyle bazı ince ayarlar yapıyor gibi. Öcalan bu dönemde bir aktör olarak etkisini sürdürmek için seküler düzen vurgusunu biraz arka plana atmış olmadı mı?
Aslında bence dilinde bir değişiklik yok. “Dine devrimci yaklaşım” diye bir değerlendirmesi vardı daha önce. Sayın Öcalan bütünsel okunan birisi değil. Savunmalarını okuyanlar aslında bu dilin yeni olmadığını, seküler bir Orta Doğu, kadın özgürlüğü perspektifiyle bir Orta Doğu perspektifi olduğunu bilir. O açıdan bir dil değişimi yok. Ama inanç meselesini de önemseyen bir yerden bir dil kuruyor. Orta Doğu halkları açısından da dünya halkları açısından da inanç önemli bir yerde duruyor. İlk toplumsal örgütlenme bile inanç etrafında olmuş. Dolayısıyla siz inancı reddedemezsiniz. Ama bu inancın dincilik diye tarif edebileceğimiz tarafını da eleştiriyor, aynı mezhepçilik gibi. İnançların ya da mezheplerin birer iktidar biçimine dönüşmesini ve başkasına yaşam alanı tanımaması halini hep eleştirdi.
Tabii ki Türkiye’de de çok farklı inanç yapıları var; Alevi var, Sünni var, Ezidi var, Hristiyan var, Arap Alevileri var, Türkmen Alevileri var. Bu farklı inanç yapılarının bir arada yaşayabileceği bir şey nasıl mümkün olur? Bu soruya yanıt ararken sık sık Medine Sözleşmesi’ne atıfta bulunur. Yani insanların inançları ne olursa olsun bir hukuk çerçevesinde bir arada yaşayabileceği yaklaşımını benimser. Hatta bu son manifestosunda Hazreti Muhammed’in Tevhid ilkesine atıfta bulunarak o birliğin esas itibarıyla toplumsal, komünel yapıdaki rolünü anlatmaya çalışıyor. Dolayısıyla bu inançları kabul etmek de inançların devrimci yorumu belki de. Yani birbirlerinin hayatlarına müdahale etmeden dinin radikal yorumuna karşı dini, demokratik ekolojik bir taraftan yorumlamak. IŞİD gibi, El Kaide gibi zihniyetleri biz inanç olarak göremeyiz. Bunlar radikal yoruma sığınarak başkalarının yaşama hakkını tanımayan bir yerde duruyor.
“Orta Doğu'nun yeni dizaynında da İngiltere siyaseti yine belirleyici”
“Suriye'de çözümsüzlük siyasetinin yaratılmasında rol oynadılar”
-Biraz önceki sorumu sadece Türkiye’deki sağ muhafazakâr iktidar bloğu üzerinden sormadım. İki hafta önce bu köşe için söyleştiğim Doç. Dr. Arzu Yılmaz zamanın ruhunu “Orta Doğu’da kurulan yeni Sünni eksen” gibi bir yerden anlattı. Keza Remzi Kartal geçen hafta Yeni Yaşam’a verdiği mülakatta benzer bir analiz yaptı. Cihatçı ya da işte Selefi gelenekten gelen radikal Sünni grupların batı sistemi tarafından normalize edilmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Bu durum Kürt hareketi açısından ne ifade ediyor, edecek?
Orta Doğu’da inanç merkezli, mezhep merkezli siyasetin çok derin olduğu ortada. İran’a yönelik müdahale de aslında bir şekilde bununla alakalı; Şii bloğa karşı Sünni bloğu örgütlemek. Aslında Orta Doğu’ya uzun süredir bu şekilde müdahale ediliyor. Orta Doğu’ya yönelik müdahale yeni değil, yüz yıllık bir mesele. Tarihçi değilim elbette ama benim okumalarımda ortaya çıkan şey özellikle İngiltere siyasetinin bu konuda çok etkili olduğu. ABD aslında gerçek anlamda İran Devrimi’nden sonra müdahil oluyor. Osmanlı’nın dağılması sırasında İngiltere ile birlikte Fransa’nın da İsrail’in de etkisi var. Hatırlayın, Osmanlı’dan sonra 22 Arap ulus devleti ortaya çıktı ama Filistin toprakları da İsrail’e tevil edildi. Bakın bugün Gazze meselesini tartışıyoruz. Bunun kökenlerinde İngiliz politikaları vardır. Bugün yaşananları 1917’deki Balfour Deklarasyonu’ndan bağımsız ele alamayız. Suriye’ye yönelik müdahale de yine oralardan başlıyor. Bugün biz Kürt sorunundan, Kürdistan sorunundan bahsediyorsak yine İngiltere’nin buradaki rolü belirleyicidir.
Mazlum Abdi ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Münih Güvenlik Konferansı’nda
“Şara belli ki önceden eğitilmiş gelmiş”
“Emperyalistler onu ‘Esad'a karşı kabul edilebilir lider’ olarak karşımıza çıkarttı”
-Bugün Suriye’de yaşananlarda size göre ABD ve İsrail’den çok yine Britanya’nın mı etkisi var?
Bence hâlâ öyle. Son süreçte de çözümsüzlük siyasetinin yaratılmasında İngiltere olumsuz rol oynadı bence. Mesela Ahmed El Şara birdenbire nereden çıkıverdi? Sakalını kesip takım elbise giydirince bir anda o kişi hemen demokrat ve özgürlükçü birisi olmuyor, zihniyeti devam ediyor. Onu emperyalistler Esad’a karşı, kabul edilebilir bir lider olarak karşımıza çıkarttılar. Öncesinden de belli ki eğitilmiş gelmiş.
Rojava’daki bütün bu 100 yıllık geçmişe baktığında Fransızların da orada bir etkisi var. Bu yaşananlar biliyorsunuz Sykes Picot Anlaşması’nın güncellenmesi bağlamında çok tartışılıyor. Bence bu, yabana atılır bir tartışma değil. Kürtlerin coğrafyasını dörde bölen şey de odur, gizli anlaşmalarla şekillenen bir şeydir. Bu durum şimdi de yeni bir anlaşmayla yeniden dizayn ediliyor. Suriye’de yaşananları son birkaç ayla ifade etmeye çalışırsak eksik kalır. Suriye’ye aslında 2011’den beri müdahale ediliyor.
“Rojava’da Kürtlerin emperyalistlerle ittifakı taktiktir, stratejik değil”
“Güvendikleri için kurmuyorlar o ilişkileri”
-Batının müdahalesine dönük tarihsel okumanıza itirazım yok ancak sizin bugün “emperyalist projeler” olarak atıf yaptığınız süreçlerin başat aktörleri düne kadar Suriye’deki Kürtleri kendi projelerindeki ‘ana aktör’ olarak gördü. Bu aktörler dün SDG’ye yatırım yaparken ‘emperyalist’ değil miydi? Kürt siyaseti kendi içerisinde bir eleştiri veriyor mu bu hususta?
Rojava yönetimindeki Kürtler, ABD, İsrail, Rusya ve birçok ülkeyle ittifak ve ilişki kurarken bunların bir kısmını stratejik, bir kısmını da taktik ittifaklar olarak gördüler. Kürtler esas olarak halklarla stratejik ittifaklar kuruyor. Sosyalist güçlerle, ezilen emekçilerle stratejik ittifaklar kuruyor. Emperyalist güçlerle ittifakları ise daha taktik. Yani onlara çok güvendikleri için kurmuyorlar bu ilişkileri ya da ittifakları. Ama en nihayetinde Orta Doğu’da bu güçlerle ilişki içerisinde girmeden yürümeniz zor. Diplomasinin gereğidir bu. Türkiye de bugün birçok ülkeyle ilişki ve diyalog içerisinde, olmak durumda. Ama burada Kürtler açısından en önemli şey bu ilişkilere tamamen güvenmek yerine çıkarların ortaklaştığı bir yerden siyaset yürütmek.
Kürtler eskiden beri hem ABD’nin hem İsrail’in hem İngiltere’nin hem de Fransa’nın rolünü stratejik olarak ele almadılar. Bu ilişkiler zorunluydu. ABD de IŞİD’le mücadelenin bir parçası olarak SDG’ye ve Kürt siyasetine yaklaştı. Ama Kürtler orada başka bir hayat kurdular. Sadece IŞİD’e karşı mücadele ile yetinmediler, aynı zamanda demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü, sosyalist bir yaşam örmek istediler. Kendi geleceklerine kendileri karar vermek istediler. O savaş koşullarında öylesi bir hayat inşa ettiler.
Türkiye çok uzun süre ABD’ye de İsrail’e de “Kürtlerle değil bizimle iş yap” diye baskıda bulundu. Esad’ın bir günde çıkıp gitmesi dikkat çekici değil mi? Bir günde boşalttılar, hiç direniş olmadı. Bu şunu gösteriyor; aslında iktidar Ahmed El Şara’ya teslim edildi ve yeni bir politika belirlendi. Kürtlerle de yeni bir ilişki kuruldu. Hatırlarsanız 1 Nisan anlaşması yapıldı, Kürtlere karşı bir saldırı olmadığında da Kürtler kendi mahallelerinin savunmasını alacaklardı. Çünkü Suriye’de hâlâ şöyle bir sorunsal var; Kürtler de Araplar da Aleviler de Dürziler de hâlâ saldırı altında, yani güvenli bir ortamda yaşamıyorlar. Bu halkların güvenliğe ihtiyacı var. İkincisi, mesela 10 Mart Mutabakatı'yla Kürtler aslında hem kendi kendini yönetmek hem de demokratik bir Suriye Cumhuriyeti’nin de yönetiminde yer almak konusunda samimiyetlerini ortaya koydu. Buna açıkça da deklare ettiler.
“Suriye'de devreye giren çözümsüzlük siyaseti Şara'nın değil Türkiye'nin”
-Deklare ettiler ama entegrasyon konusunda ayak dirediler. Saldırı altında kalana kadar taahhütlerini tam olarak yerine getirmediler.
Bu doğru değil. Zaten bakın bu devletlerin en temel stratejisi nedir? Bir yalanı doğruymuş gibi toplumlara yaymak. 10 Mart Mutabakatı'nın uygulanamamasında Kürtlerden çok Şam yönetiminin sorumluluğu var. Türkiye de bunu aslında çözümsüzlük siyasetin bir parçası haline getirdi. Hakan Fidan’ın Türkiye’nin Dışişleri Bakanı’ndan çok, Suriye’nin İçişleri Bakanı gibi davranması boşuna değil. Türkiye, çok uzun süredir Suriye politikasını kendi iç meselesi olarak gördü. Türkiye’deki çözüm süreciyle de bağlantılı olarak ele aldı. Devamlı “SDG de silah bırakacak” denildi. Yani Türkiye, içeriyle birlikte devamlı orayı konuştu. Dolayısıyla da Suriye’de esas itibarıyla Ahmed El Şara’nın değil Türkiye’nin çözümsüzlük siyaseti devreye girdi.
“Türkiye'nin ‘Kürtler masadan en az şeyle kalksın’ stratejisi var”
-ABD Başkanı Donald Trump’ın söylemlerinden Suriye’de Şara yönetiminin gayrı resmi garantörü olarak Türkiye ve Suudi Arabistan’ı gördüklerini anlıyoruz. Katılır mısınız?
Ahmet El Şara’yı Türkiye’nin çok desteklediği ve onun politikasında belirleyici olduğu gerçeği ortada. Tabii ki Suudi Arabistan’ın da rolü var. Bir Sünni hat oluşturma hedefi yabana atılır bir durum değil. İşte o Sünni blok içerisinde Türkiye’ye de rol biçildi. 6 Ocak’ta Paris’te İsrail ile Şam yönetimini buluşturan anlaşma yapılırken evet Türkiye belki masada yoktu ama orada Türkiye’ye Kürtlere yönelik saldırıda yeşil ışık yakıldı. Bu da Türkiye’nin Suriye’deki Kürtlere yönelik politikasından, Suriye politikasından bağımsız ele alınamaz. Şimdi “Türkiye iç barışını yapmaya çalışırken Suriye’deki Kürtlerle çatışmayı neden destekliyor?” diye soracaksınız. Esas itibarıyla Türkiye’nin çok uzun süredir Kürtlerin hak ve özgürlükler noktasında en az şeyle masadan kalkması yönünde bir stratejisi var. Dolayısıyla da bu tutum onlar açısından çelişki gibi görünmüyor. Aslında Kürt karşıtı siyasetinin bir şekilde güncellenmesidir bu. Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırmaya dönük bir yaklaşımdır. Ama Kürtler buna direndi. Dünyanın her yerindeki Kürtler ayağa kalktı.
“Barzani, Talabani, Öcalan'ın içinde yer alacağı, Rojava’nın da ortaklaşacağı yeni bir statü arayışıdır bu”
-Orada en çok dikkat çeken şey Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) Başkanı Mesud Barzani’nin tavrı oldu ki sizin Barzani’nin politik hattına yönelik eleştirileriniz bilinir. Barzani’nin Rojava yönetimine arka çıkması ve müzakere masasını kurması size sürpriz oldu mu?
Bence sürpriz değil. Siyaseten eleştirilerimiz ayrı. hâlâ çizgi olarak başka bir perspektiften bakıyoruz doğal olarak. Ama Kürtlerin birliği açısından baktığımızda bu başka bir şey. Mesud Barzani de son gelişmeleri kendisine tehlike olarak gördü. Sayın Barzani konjonktürü okuyan birisi. Bafıl Talabani de keza. Rojava’daki Kürtlerin kazanımları ortadan kalkarsa sıranın Başûr’a, yani Irak Kürdistan’ına da geleceğini öngörerek bu tehdidi ortadan kaldırmak istediler. Rojava’daki kazanımlar Kürtler açısından çok hassas ve duygusal bir konu. Bu süreçte İran’dan Rojava’ya nerede olursa olsun Kürtlere yönelik bir saldırı bütün Kürtlere yönelik olarak algılandı. Bu kolektif bir iradedir. Hatırlayın, 2014’teki Kobani direnişi sırasında da böyle olmuştu. Bütün dünyadaki Kürtler ve Kürtlerin dostları ayağa kalkmıştır. Rojava belki en küçük parça Kürtler açısından ama kuvvetli bir duygu bağı var oranın herkeste. Bu son durumda da sokak Kürtlere “Birlik siyaseti yapın” dedi. Şimdi birlik zamanı. Sayın Talabani, Sayın Barzani, Sayın Öcalan’ın da içerisinde yer alacağı, yine Rojava yönetiminin de belki ortaklaşacağı Kürtlerin hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak bir statü arayışıdır bu Orta Doğu’da.
PKK lideri Abdullah Öcalan, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Başkanı Bafıl Talabani, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Başkanı Mesud Barzani
“Öcalan'ın ‘Demokratik Orta Doğu Konfederasyonu’ diye formüle ettiği şey hâlâ bir ihtiyaç”
-Şimdi bu statü arayışını siz üç-dört ülkeyi de telaffuz ederek dile getirince, nasıl bir statüden bahsettiğinize........
