menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gisele Pelicot: Utancı taşımayı reddeden cesaret

5 0
23.02.2026

Fransa’nın güneydoğu tarafında Provence bölgesindeki Vaucluse’ye bağlı ve 6 bin nüfusu olan, etrafta şatoların olduğu, üzüm bağlarının enden boya etrafa uzandığı, 14. yüzyıldan kalan surların kasabayı kucakladığı sakin ve görece güvenli tarihi bir kasaba düşünün. Okuyunca pek şahane, ama dört duvar arasında yaşananları kim bilebilir? Kimse!

Olay, Avignon’a 30 km uzaklıktaki bir kasaba olan Mazan’da yaşanıyor. Kendi halinde, eşiyle mutlu, emekliliğine birkaç yıl kalmış bir kadın düşünün. Eşi emekli ve o da kendi emekliliğinin gelmesini bekliyor çünkü sonrası için eşiyle kurduğu hayalleri var. Mavi panjurlu, sarı duvarları olan bir evde yaşamlarını sürdürmek gibi.. O, çocukları ve torunları olan bir anneanne ve aynı zamanda babaanne de. Okul tatillerinde, Paris yakınlarına yani onların evine gidiyordu çocuklarla zaman geçirmek için. Ama nereden bilsin ki o çocuklara bakarken aslında zaman zaman çocuklar onun kurtarıcısıymış.

2024 yılında tüm dünyanın öğrendiği ve o günden bu yana konuşulan Gisele Pelicot’dan söz ediyorum. Çocukluğunda, Fransız tarzı bahçelerin ip gibi çekilmiş yollarında kardeşiyle koşturduğunu söylerken, ceplerinin dibindeki meteliklerle de bakkaldan ağızlarında karamellerle çıktıklarını söylüyor. Kulağa hoş geliyor. Ama bu güzel günler, annesini kaybetmeden öncesine dair. Annesini küçük yaşta kaybetmesiyle, babasının 3 yılın ardından getirdiği üvey anne, onun ve abisinin hayatını kabusa çevirmeye yetmiş. Onlardan esirgediği sevgi ve onlara verdiği yoksunluk, hayatlarında onarılamayacak izler olmasına zemin hazırlamış. Hiçbir şey birbiriyle bağlantısız değil.

Gisele Pelicot

Başına gelen her şeyi öğrenmeye başlamasının fitili, Gisele torunlarıyla Paris yakınlarında vakit geçirirken, aynı tarihte eşi Mazan’da bir alışveriş merkezinde 3 kadının eteğinin altını videoya almasıyla ateşleniyor. Görevlinin fark etmesiyle olay polise gidiyor, telefonuna el konuluyor ve bilgisayarına da. Zaten devamı da çorap söküğü gibi geliyor. İşte o çorap söküğündeki ucu kaçmış olan ip, Gisele’yi cehennemin dipsiz kuyusuna indiriyor.

Yıl 2020 ve aylardan kasım. Bir telefon geliyor, bölge karakolundan. Oraya gelmesini istiyor komiser. Ona, yatak odasında çekilmiş fotoğraflar gösteriyor. Fotoğraflarda, yatakta bir kadın yatıyor ama ölü gibi, iç çamaşırlı ve üzerindeki çamaşırlar ona ait değil. Gisele inanmıyor ve burasının kendi yatak odası olduğunu ama yatan kişiyi tanımadığını söylüyor. Onun, kendisi olduğunun söylenmesine rağmen “hayır bunlar photoshop” diyor… O odada, o konuşmanın sonunda, eski eşi olan Dominique Pelicot’nun, 50 yıllık evliliklerinin son 10 yılında, ona yemekte verdiği yüksek doz ilaçlarla etkisiz hale getirdiğini öğreniyor. Ve dahası, eşinin de içinde olduğu 50’den fazla erkek tarafından tecavüze uğradığı olayları öğreniyor.

İşte dünya Gisele’yi, başına getirilen bu olaylarla tanıdı. Davanın halka açık görülmesini istemeseydi de hiç tanıyamayacaktık, tüm bunlardan kimsenin haberi olmayacak ve tüm bunları yapanlar utanmadığıyla kalacaktı. Keşke böyle olmasaydı. Bu tabloda da katil, cellat, istismar, kötülük yine en yakını bildiğinden geliyor insanın. Tüm bunları öğrendiği süreç, eski eşi Dominique ile tanışmaları, çocukluğu, yetkililerin ona neler yapıldığını anlattığında neler hissettiği, verdiği tepki, bu süreçten sonra çocuklarıyla ilişkileri, yani davadan önceki ve sonraki hayatını, geçtiğimiz gün yayımlanan “Yaşama Övgü” isimli otobiyografisinde okuyanı yerinden kaldıramayacak ağırlıkta yazıyor. Kitap, 17 Şubat'ta 22 ülkede ve 22 dilde aynı isim ve kapakla çıktı. Türkiye’de ise kitabı Everest Yayınları, Ebru Erbaş çevirisiyle okuyucusuna sundu.

Gisele, her ne kadar canı yanacak olsa da her defasında mahkemede, ona bunu yaşatanların gözünün içine baktı. Eski eşinin bilgisayarından 20 binin üzerinde fotoğraf ve video çıktı. Yaşları 25-70 arasında değişen 80 rakamına yakın erkek. Gisele, tüm bu görüntülerin yüzlerce kez halka açık mahkeme salonunda izletileceğini bilerek, bunu kabul etti çünkü zaten herkesin görmesini kendi istemişti ve “Ben utanacak bir şey yapmadım, utanç taraf değiştirmek zorunda” diyerek, başı dik bir şekilde tüm süreci güvendiği iki avukatıyla beraber yürüttü. Üstelik ona, mahkeme binasının içinde ve dışında pankartlar açarak, sloganlar atarak fiziksel olarak yanında olanlarla, ve dünyanın her yerinden aldığı destek mektuplarıyla. 

Tüm bu olaylara, basından takip ettiğim kadarıyla hakimdim. Ancak kitabı elime almam, okumaya başlamamla beraber şunu anladım ki, bu yaşıma kadar bu kadar zorlanarak okuduğum başka bir kitap hatırlamıyorum. Haberlerden izlediğim okuduğum yani gördüğümüz kısmının öyle ayrıntıları var ki! Bir kere bu kitapta bir kadının bir insanın, 50 yıllık hayatının gerçekliğini sorgulayışını okuyacaksınız, ona eşi tarafından bunlar yaşatılırken onun tüm bunlardan habersiz eşinin üzerine nasıl titrediğini göreceksiniz, yaşadığı unutkanlığın Alzheimer’a bağlanmasını ama aslında ona verilen uyku ilacı ve kas gevşeticilerin buna sebep olduğunu daha fazlasıyla okuyacaksınız.

Şu satırları yazan kadının, aslında tüm bu hazırlıkları yaparken ona neler yapıldığını düşünün.

“Kahvaltı sofrasını hep akşamdan hazır ederim. Fincanları,

tabakları, çatal bıçakları, peçeteleri dizer; ardından balı ve reçel

kavanozlarını koyarım. Beni daima kaygılara sürükleyen geceyi

aşmak, ertesi günün ahengini devreye sokmak gibidir bu.

Geriye sadece tereyağını çıkarmak, su ısıtıcısını çalıştırmak, kahve ve

kızaran ekmek kokularının yayılmasını beklemek kalır.

Her şey yolunda gidecektir.”

Gisele Pelicot, gazeteci Judith Perrignon ile birlikte yazdığı kitabı “Yaşama Övgü” çıktıktan birkaç gün sonra lansmanda konuşmak için Londra’da Southbank Centre’da binlerce kişinin karşısına çıktı. Onu dinlemeye, onu yakından görmeye gittim. Açıkçası onunla göz göze gelemeyeceğimi bilsem bile, içimden şu gelmişti; o an aynı salonda olup ona iyi niyetimi ve dileklerimi yakından hissettirebilirim. Southbank Centre’ı daha evvel bu kadar kalabalık görmemiştim. Mahşer yeri gibiydi. Sırat köprüsünden dönmüş kişi için toplanmıştık. Gisele Pelicot, Southbank Centre’ın en büyük kapasiteli salonu olan Royal Albert Hall’de birazdan sahnede olacaktı.

Daha önceden imzalanmış kitabımı alıp salona doğru yürüdüm. 6 bin kişi kapasitesi olan salon tıklım tıklımdı. Gisele’nin karşısında gazeteci Samira Ahmed olacaktı ve konuşma soru cevap şeklinde ilerleyecekti. Ve Gisele’nin salona girdiği o an. Herkes yerinden kalktı, kollarımızın gücü yettiğince alkışladık ve ben etrafıma bakındım. Benimle beraber sağımda solumda ve arkamdaki insanların da gözlerinden yaşlar geliyordu. O an salonda olan o his, çok duyguyu içinde barındıran dolu dolu zenginlikteydi, sanki kocaman ve kalpten kalbe bir sarılma anı gibiydi. Hem zaman durmuş hem de her şey gerçekten geçmişte kalmış gibiydi ve hayat akıyordu da. Mahkeme sürecinin haricinde ilk kez bu kadar büyük bir kalabalıkla karşılaşıyordu Gisele. Onun da gözleri doldu, salonun her köşesine bakmaya çalıştı ve Samira Ahmed’le yerlerine oturdular. Ardından üç kadın oyuncu, Juliet Stevenson, Dame Kristin Scott Thomas ve Kate Winslet sıra sıra salona gelip, kitaptan bazı bölümler okudu.

Gisele, oldukça sakin ve fırtına sonrasının yarattığı sessizlikte, yavaş yavaş sorulara yanıt vermeye başladı. Oldukça dingin bir kadın görüyordum karşımda. Zaten şöyle de söyledi; “İyi anıları hatırlamaya ihtiyacım var, geçen 50 seneyi düşünmek istemiyorum. Düşünürsem tüm enerjimi kaybediyorum.” Samira Ahmed mahkeme anlarına dair de bazı sorular sordu. Mahkemeye getirilen herkesin yaptığı şeyi reddettiğini ve kabul etmediklerini söyledi Gisele. Sanıkların yanlarında eşleri, sevgilileri ya da anneleri olduğundan da söz etti. 20li yaşlarda olan bir sanığın annesiyle geldiğini ve annenin de utanarak salondan ayrıldığını da anlattı. Eski eşi Dominique için, “Korkak biri o, ve ikiye bölünmüş bir adam” dedi. Tabii bu süreçte Dominique’nin terapistiyle yaptığı konuşmalarından da, onun nelere yatkın olduğunu da kitabında yazdığını belirtmek isterim. Nekrofili de bunlara dahil. Salondan ara ara alkışlar yükseldi. Samira Ahmed sordu, “Yeni jenerasyondan umudun var mı, ne düşünüyorsun, değişir mi bunlar sence?” dedi ve Gisele de kadınların seks objesi olmadığını, insanların çocuklarını sevgiyle yetiştirmeleri gerektiğini, 12-13 yaşındaki çocukların yasaklı sitelere girmemeleri gerektiğini ve ailelerin bunları kontrol etmelerini istedi. Ayrıca, “Bu olayda tek bir aile parçalanmadı 51 aile parçalandı çünkü bunu yapanların da aileleri var ve pek çok insan bu durumdan zarar gördü” dedi.

Hemen belirteyim ki; 2024 yılında, bu adamlardan 47'si tecavüzden, ikisi tecavüz girişiminden ve ikisi de cinsel saldırıdan suçlu bulunarak toplam 428 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 51 erkeğin yanısıra, henüz kimlikleri tespit edilemeyen yaklaşık 20 kişi var. Ve Samira Ahmed, bu kişiler bulunur mu ne düşünüyorsun diye sorunca Gisele de, “Sanmıyorum bulunacaklarını ama başkalarına da bunu yapmalarından korkuyorum” dedi.

Gisele Pelicot, yine bir soru karşısında; “Benim yaşadığım bu durum yalnızca Fransa’da yaşanmıyor. Bu, uluslararası bir mesele. İspanya’da da oluyor başka ülkelerde de. İnsanın olduğu her yerde bunlar yaşanabilir. Ama kimse unutmasın ki, mağdur suçlu değildir” dedi.

Tabii, konuşmasının her kısmı çok kıymetliydi ancak özellikle şu iki kısmın altını belki ben daha belirgin çizebilirim. Birincisi, tüm bu olayların başlaması için düğmeye basan kişi, yani süpermarketin güvenlik görevlisi.

Tanıştıklarını ve ona teşekkür ettiğini söyledi. “O gün, o durum o görevlinin dikkatini çekmeseydi ben hâlâ ne olduğunu bilmeden yaşayacaktım belki. O benim hayatımı kurtardı” dedi. Ve ikincisi ise, “Tek başıma yapamazdım, kalabalık beni kurtardı, insanların desteği olmasaydı nasıl olurdu bilmiyorum” dedi. İnsanın arkadaşlıklarının, dostlarının, sosyal hayatının çok önemli olduğunu söyledi. Hani bir laf vardır, “İnsana insan lazım” diye. Tam da öyle. “Sosyal medya hesabım yok, orada zaman geçirmiyorum. Akşamları, bana gönderilen mektupları okuyorum. Kadın ve erkek yüzlerce insandan mektup geliyor ve onların çektiği acıyı ben de hissediyorum, onlar da benim acımı anlıyor ve her zaman onları dinlemek için burada olacağım”dedi.

Konuşmanın sonuna yaklaşırken Ahmed, Gisele’nin aşka dair düşüncelerini sordu ve o da, hayatında çok sevdiği birinin olduğunu söyledi. “O, hayatımda olduğu için çok şanslıyım, yaşamanın anlamına varıyorum” dedi ardından da çok büyük bir alkış yükseldi. O gün orada bulunmak, tüm bunlardan kurtulmuş bir insanı bu şekilde hayatta görmek gerçekten çok “umut verici”ydi benim için. Çoğunluğunu kadın dinliyicilerin oluşturduğu salon, uzun zamandır gördüğüm, 2 saat boyunca tek kalp tek yürek gibi atan bir salon oldu. Sanki o kalbin ritim bozukluğu düzelmiş ve yaşam yeniden taze atmaya başlamıştı. Salondan ayrılınca bedenim kilitlenmişti adeta. Sırtım tutulmuş ve ellerim uyuşmuş gibiydi. Thames Nehri kıyısı boyunca kaslarım gevşeyene kadar yürüdüm.

Sonra dedim ki; “umut ve kurtuluş neden herkes için yok ve kötülük neden var?”


© T24