menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çalışmaları dünyada yankılanan Prof. Dr. Önder Albayram: Alzheimer dahil birçok beyin hastalığında yeni bir kapı açılabilir, unutkanlık arttığında hangi sorular önemli?

21 4
05.02.2026

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

05 Şubat 2026

Prof. Dr. Önder Albayram

ABD Medical University of South Carolina’da (MUSC) sinirbilim profesörü olan Önder Albayram ve ekibi, insanlarda ilk kez alzheimer ve benzeri hastalıklara ışık tutabilecek, çok önemli bir çalışmaya imza attı. Peki ellerindeki bulgu, beyinde gelişen hangi hastalıkların erken teşhisi, önlenmesi ve tedavisinde yeni yöntemlere anahtar olabilir? Ve bu buluş, Alzheimer için çare olabilir mi? Soruları, gerçekten önemli yanıtları için Prof. Dr. Önder Albayram’a yönelttim.

- Yaptığınız bu çalışma, bilim dünyasında çok konuşuluyor ve ABD’de önemli bilim dergilerine de kapak oldu. Açıkçası direkt buluşu sorarak başlamak istiyorum. Yaptığınız araştırmalar sonunda keşfettiğiniz şey neydi? Ve tek cümlede nasıl tanımlarsınız?

İki kelimeyle anlatacak olsam; “Beynin gizli drenaj haritası.” Daha yalın söylersem de: “Beynin çöp toplama hattı” derim. Öncelikle bu fırsat için teşekkür ederim. Sorunuz gerçekten çok yerinde, çünkü burada anlattığımız şey tek bir hastalığa sıkışan bir hikâye değil. Daha geniş bir meseleye dokunuyor: Beyin kendi atıklarını nasıl taşıyor, nasıl temizliyor, bu sistem yaşla birlikte ya da hastalıklarla birlikte nasıl değişiyor? Biz yaklaşık beş yıldır, dünyada çok az sayıda merkezin çalışabildiği bir alana odaklandık: beynin lenfatik drenaj sistemi. Özellikle de beyni ve omuriliği saran zar tabakalarında, yani meninkslerde organize olan temizlik hatları. Bu sistemi anlamak ve çalışmak son on yılda çok büyük önem kazandı. Çünkü artık şunu daha net görüyoruz: Bu drenaj hattı sadece “temizlik” gibi basit bir mesele değil; uyku, bağışıklık dengesi, beynin kendini yenileme kapasitesi ve nörolojik hastalıkların gidişatıyla da bağlantıları var. Hatta bu ilişki ağını ne kadar iyi anlarsak, nöroloji kadar psikiyatrinin de bazı sorularına daha sağlam bir yerden yaklaşabiliriz. Ama bu alanın bir zorluğu var. Çok karmaşık. Klasik sinirbilim çalışmaları genellikle beynin parankimasına, yani nöronların içine bakar. Burada ise tek başına o yetmiyor. Beynin dışında ama ona en yakın bölgelerde, hem anatomiyi hem de sıvı akışının fizyolojisini birlikte anlamanız gerekiyor. Yani “nerede ne var” sorusuyla “oradan ne akıyor ve nasıl akıyor” sorusu iç içe. Bu da ulaşılması zor bölgeler, farklı görüntüleme yaklaşımları ve oldukça titiz bir metodoloji demek. Bu nedenle yaklaşık beş yıl önce, kolektif bir yapı oluşturduk. Beyin cerrahları, nöroradyologlar, nörologlar ve sinirbilimciler birlikte aynı soruya farklı yöntemlerle yaklaşan bir ekip hâline geldik. Üstelik bunu sadece MUSC içinde değil, Amerika’da farklı üniversitelerde öne çıkan klinisyen ve bilim insanlarıyla birlikte yürüttük. Çünkü bu tür bir iş, tek bir disiplinin omuzlayacağı bir iş değil. Bu yolculukta ilk büyük çalışmamız 2022’de Nature Communications’da* yayımlandı. Ardından bu bulguları Chicago’da Dünya Sinirbilim Kongresi’nde (Society for Neuroscience) paylaştık. O çalışma, insan beyninde bu drenaj sisteminin haritasını en kapsamlı şekilde çıkaran çalışmalardan biri oldu ve bu alanda ciddi bir referans noktası oluşturdu. Daha sonra iScience’ta yayımlanan çalışmamızda ise beynin daha alt bölgelerinde, daha önce yeterince fark edilmemiş bir kavşak bölgeye dair kanıt ortaya koyduk. Bu alan çok yeni olduğu için, her yeni bulgu gerçekten bir kilometre taşı gibi. Bu ikinci çalışmayı da San Diego’da yine Sinirbilim Kongresi’nde paylaştık ve beklediğimizin üzerinde bir ilgi ve tartışma yarattı. Şunu da vurgulamak isterim: Bu tür çalışmalar sadece “bir sonuç” üretmiyor. Aynı zamanda alan için bir kılavuz oluyor. Çünkü burada hangi ölçüm güvenilir, hangi anatomik bölge kritik, hangi akış paterni gerçekten anlamlı; bunların hepsi hâlâ tartışılan başlıklar. Bizim için tartışmanın içinde olmak da değerli. Çünkü bu alanı olgunlaştıran şey biraz da bu: veriyle tartışmak, tekrar tekrar doğrulamak ve yöntemi keskinleştirmek.

- Peki ne vadediyor ulaştığınız bulgular? Ve, hangi hastalıklara karşı kapı aralayabilir?

Evet, burada alzheimer çok önemli bir başlık ama sadece alzheimer değil. Nörodejeneratif hastalıklar kadar, bazı psikiyatrik tablolar açısından da bu sistemin neden önemli olabileceğine dair güçlü bir çerçeve var. Alzheimer özelinde konuşursak, Alzheimer bozulmuş proteinlerin birikimiyle bilinen bir hastalık. Bu proteinlerin temizlenememesi ve zaman içinde beyinde kümülatif olarak birikmesi, hastalığın seyrini belirleyen ana unsurlardan biri. Dolayısıyla beynin drenaj, yani temizlik altyapısını insanda daha net anlayabildiğiniz anda, hastalığın nasıl başladığına, nasıl ilerlediğine ve kimlerin daha kırılgan olduğuna dair daha rasyonel sorular sorabilir hâle geliyorsunuz. Burada “çare” kelimesini dikkatli kullanmak lazım; benim açımdan doğru olan şu: Biz şu aşamada bir mucize ya da hızlı bir çözüm vadetmiyoruz. Ama alzheimer dahil birçok beyin hastalığında, hatta beyin travması gibi durumlarda da, bu sistemin nasıl çalıştığını bilmek ve nasıl bozulduğunu göstermek, erken tanıdan hastalık takibine kadar pek çok alanda yeni bir kapı açabilir. Biz de şu anda tam olarak bunu yapmaya çalışıyoruz: Elimizdeki kılavuz niteliğindeki fizyolojik ve anatomik verileri kullanarak, alzheimer ve benzeri hastalıklarda bu hattın nasıl değiştiğini daha net ortaya koymak istiyoruz.

- Ekibin çekirdek kadrosunda kimler vardı?

Biz bu çalışma grubunu kurduğumuz günden beri adım adım büyüterek, geliştirerek ilerledik. Başlangıçta çekirdek ekip üç Türk klinisyen araştırmacıdan oluşuyordu: Amerika’da çalışan bir nöroradyoloji profesörü, beyin cerrahisi uzmanı Kaan Yağmurlu ve ben. Ama işin doğası gereği ekip çok hızlı şekilde genişledi. Çünkü bu alan gerçekten tek bir kişinin ya da tek bir disiplinin kaldırabileceği bir alan değil.

- Bu çalışmayı yaparken sanıyorum farklı disiplinlerle çalıştınız. Kimlerle dirsek teması yaptınız ve onlar, neden önemliydi?

Zaman içinde Florida, Tennessee, Virginia Üniversitesi ve Güney Carolina Tıp Fakültesi üzerinden, bizim önderliğimizde daha geniş bir iş birliği ağı oluştu. Ardından Cornell ve Harvard Tıp Fakültesi gibi merkezlerden de araştırmacılar sürece dahil oldu. Bugün geldiğimiz noktada, çekirdek ekip Türk olsa da, ekip yapısı artık çok uluslu ve Amerika’daki farklı kurumlardan gelen, farklı uzmanlıkları bir araya getiren bir çalışma grubuna dönüştü. Çünkü bu alan, klasik sinirbilim metodolojilerinden oldukça farklı bir yaklaşım gerektiriyor. Bu nedenle görüntüleme, cerrahi bakış, klinik yorum ve temel bilim aynı masada buluşmak zorunda. Kısacası, bu işi “tek başına değil, ekipçe” yapabiliyorsunuz.

- Bu keşif yolculuğuna hangi düşünceyle ya da neyi çözmek, anlamak için çıktınız? Süreçte ulaştığınız bulgular sizin için sürpriz miydi, yoksa hedefiniz mi buydu?

Çıkış noktamız çok basit bir soruydu: Beyin atıklarını nereye ve nasıl boşaltıyor ve bunu insanda gerçekten izleyebiliyor muyuz? Alanda uzun süre hayvan verileri baskındı; ama insan anatomisi ve akış dinamikleri her zaman bire bir aynı değil. Beyin zarında yer alan orta meningeal arter çevresinin bu kadar belirgin bir kavşak gibi görünmesi, açıkçası bizi de heyecanlandırdı. Hedefimiz ‘bunu bulmak’ değil; doğru ölçümü yapıp, doğru haritayı çıkarmaktı. Keşif dediğimiz şey, doğru ölçümü yaptığınızda karşınıza çıkan ve sizi yeni bir düşünce çizgisine zorlayan ayrıntıdır.

- Süreci biraz anlatabilir misiniz, ne kadar sürdü bu sonuca ulaşmak? Nasıl deneyler yaptınız, kaç kişi üzerinde çalışmalar denediniz? Örneklem yaptığınız kişi sayısının yeterli olduğu kanısına hangi noktada vardınız? Ayrıca, bu kişileri neye göre seçtiniz?

Bu süreci biraz açayım. iScience’ta yayımlanan son çalışmamız, kabaca 2,5 yıl sürdü. Çünkü burada yaptığımız şey, tek bir görüntü alıp yorumlamak değildi; çok yeni bir sistemi, insanda, güvenilir biçimde ortaya koymaya çalışıyorduk. Bu da zaman isteyen bir süreç. Deney tarafında en kritik avantajımız şuydu: NASA’nın geliştirdiği ve kullandığı özel bir gerçek zamanlı MRI altyapısına erişim sağladık. Bu altyapı aslında uzay uçuşlarının insan beynindeki sıvı dinamiklerini nasıl etkilediğini anlamak için geliştirilmişti. Yani beyin omurilik sıvısı ve beyin çevresindeki sıvı akışı gibi konularda çok ileri bir teknoloji. Biz bu teknoloji sayesinde, insanda, çok daha önce yapılamayan bir şeyi izleyebilir hâle geldik. Ve tabii bu noktada, NASA destekli bu altyapıyı geliştiren ve kullanan bilim insanlarının da ekibin içinde yer alması çok önemliydi. Çalışmada Florida Üniversitesi başta olmak üzere farklı üniversitelerden araştırmacılar da vardı. Bu son projede toplamda yaklaşık 10 kişilik bir ekipten bahsediyoruz. Katılımcı sayısına gelince, bu çalışmada beş sağlıklı gönüllüde, yaklaşık altı saatlik bir izlem penceresinde sıvı akışını takip ettik. Ayrıca patolojik değerlendirme ve bazı doğrulayıcı analizler için yine sağlıklı insan dokusuna başvurduk. Özetle, hem canlı insan verisini hem de doku düzeyindeki doğrulamayı birlikte götürmeye çalıştık. Aslında işin zor tarafı da burada: İnsan üzerinde çalışırken hem etik hem teknik sınırlar daha belirgin, ama buna rağmen net ve ölçülebilir bir sonuca ulaşmak zorundasınız.

- En çok hangi noktada zorlandınız?

En zorlandığımız bilimsel nokta ise aslında şu oldu: Bu alan baştan sona multidisipliner. Yani tek bir kişinin, tek bir laboratuvarın ya da tek bir yöntemin kaldırabileceği bir iş değil. Farklı üniversitelerle çok sık bir araya gelip, defalarca istişare yaparak ilerledik. Bu bir yandan büyük bir avantaj, çünkü daha sağlam bir sonuç ortaya çıkarıyor. Ama diğer yandan lojistik olarak zor. Herkesin aynı anda aynı soruya odaklanması, aynı veriyi aynı gözle okuyabilmesi ve aynı standardı yakalaması zaman alıyor. Bir de şunu özellikle vurgulamak isterim: Bulduğumuz şeyi, mümkün olduğunca birbirini tamamlayan tekniklerle desteklemeye çalıştık. Yani “complementary” dediğimiz, aynı soruya farklı pencerelerden bakan yöntemleri devreye soktuk. Örneğin, bazı doğrulama adımlarını Cornell Üniversitesi’nde, bazılarını Güney Carolina Tıp Fakültesi’nde ayrı ayrı yürüttük. Bu, sonucu daha tutarlı hâle getiriyor ama aynı zamanda planlama ve koordinasyon açısından işi zorlaştırıyor.

- Öncelikli olarak insanlar üzerinde deneylediğinizi söylüyorsunuz. Çalışmanızda, insan ve hayvanın nasıl bir farkı ya da etkisi olabilirdi?

Burada bilinçli bir tercih yaptık ve ağırlıklı olarak insan verisiyle ilerlemek istedik. Çünkü insan ve hayvan beyni arasında, özellikle beynin yapısında ve beyni çevreleyen yapılarda, hem anatomik hem fizyolojik olarak ciddi farklar var. Zaten bugün nöroloji ve psikiyatride yaşadığımız temel sorunlardan biri de bu; deney hayvanlarında çok güçlü görünen bazı bulgular, kliniğe taşındığında aynı netlikte karşılık vermeyebiliyor. Biz bu boşluğu kapatmak için canlı insan beyninde görüntüleme, uygun koşullarda elde edilen insan dokusu ve bu iki hattı birlikte okuyan yöntemleri merkeze aldık. Sebep aslında oldukça bilimsel ve pratik. Beyin araştırmalarında genelde fare ve sıçan kullanılıyor ve bu modeller birçok soru için çok değerli. Benim laboratuvarım da zaten hem hayvan hem insan verisiyle çalışan bir laboratuvar. Ama konu “beynin temizlik ve drenaj hattı” olduğunda, insan ve kemirgen arasında düşündüğümüzden daha büyük farklar var. Bu sadece bir ayrıntı farkı değil; bazen rotalar, anatomik oryantasyon, hatta temel fizyolojik akış mantığı bile belirgin şekilde değişebiliyor. Yani farede çok tutarlı görünen bir mekanizma, insanda aynı şekilde çalışmayabiliyor. Bu da şu anlama geliyor: Hayvan verisi bize çok güçlü ipuçları veriyor, ama bazen o ipuçlarını doğrudan insana çevirdiğinizde net sonuç alamıyorsunuz. Hatta çok açık söylemek gerekirse, bazı durumlarda “tedavi ettiğiniz şey fare oluyor” ama insan hastalığını açıklamakta veya insana dönük bir araç geliştirmekte aynı düzeyde ilerleyemiyorsunuz. Biz de bu yüzden, özellikle bu sistemin haritasını çıkarma ve fizyolojik akışı tanımlama aşamasında, insan verisini merkezde tutmanın daha doğru olacağını düşündük. Özetle, burada yaptığımız şey insanlara müdahale eden bir deney değil; tamamen güvenli, non invaziv yöntemlerle canlı insan fizyolojisini anlamaya çalışmak ve bunu gerektiğinde, etik çerçevede, beyin bankası dokularıyla tamamlamak. Çünkü hedefimiz en baştan itibaren şu: İnsan beyninde gerçekten nasıl işlediğini bildiğimiz bir sistem üzerinden hastalıkları anlamak.

- Sonuçlar, beyinde gelişen hangi sorunlara çözüm geliştirebilir?

Bunu tek bir hastalığa tek çözüm gibi sunmak doğru olmaz. Ama yaşlanma ile birlikte beyin sıvı dolaşımının yavaşlaması, travma sonrası dönemde drenaj dinamiklerinin bozulması ve nörodejeneratif hastalıklarda inflamasyon ile atık birikimi gibi süreçlerde ölçülebilir biyobelirteçlerin önünü açabilir. En somut katkı, “akış bozuluyor mu” sorusunu daha erken ve daha objektif biçimde takip edebilme ihtimali.

- Elde ettiğiniz bu sonuç, nelerin değişmesine olanak sağlayacak ve tıp dünyasında hangi dinamikleri yerinden oynatacak? Mesela bu buluş neticesinde, buna yönelik özel bir ilaç geliştirme ya da yeni bir klinik çalışma planlanıyor mu? Yoksa bunları konuşmak için erken mi?

Bu soru çok önemli, çünkü burada aslında beyin araştırmalarında ciddi bir paradigma değişiminden bahsediyoruz. Uzun yıllar boyunca beyin, sanki........

© T24