menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Masumiyet Müzesi yönetmeni Zeynep Günay: Bu kadar büyük bir eseri yönetmek beni ürkütüyordu; Orhan Pamuk’un sette olduğu her an büyük bir ferahlık hissettim

31 47
13.02.2026

DiğerEkonomiTüm HaberlerBasında BugünHava DurumuDövizGaleriKonularMizah DergileriBir Bakışta BugünKitap24

Masumiyet Müzesi yönetmeni Zeynep Günay: Bu kadar büyük bir eseri yönetmek beni ürkütüyordu; Orhan Pamuk’un sette olduğu her an büyük bir ferahlık hissettim

“Füsun ve Kemal’in ortak noktası içlerine doğdukları sosyokültürel yapıya ait ruhlar olmamaları. Kemal ruhen, içine doğduğu Türk burjuvazisine ait değil. Füsun’un içine doğduğu orta sınıfın ahlakı ve değer yargılarının çok dışında bir içgüdüsü var. İkisinin ortak yanı kendi dünyalarına ait olmamaları”

2021 yılında Orhan Pamuk ve olası dizi uyarlamaları hakkında bir yazı yazmış ve şöyle demiştim: “Bir Orhan Pamuk dizisinin zamanı çoktan geldi. Masumiyet Müzesi’nin Netflix uyarlamasını binge etmeye fazlasıyla hazırım. Bütün pandemi sinirimi ekrana yansıtıp Kemal’e o katlanılmaz yapamamazlığı yüzünden çemkirmeye, ve “Bir gün bir dizi izledim ve bütün hayatım değişti” demeye hazırım…”

Yazının üstünden beş yıl geçti ve o gün nihayet geldi. Ekrana uyarlanacağını duyduğumuz andan itibaren herkesi heyecanlandıran, “Kemal kim olsun, Füsun’u en iyi kim oynar? diye kastlar yaptıran, “Acaba romanın hissi korunacak mı?” diye edebiyat atakları geçirten Masumiyet Müzesi; Zeynep Günay’ın rejisi, Selahattin Paşalı’nın Kemal’i, Eylül Lize Kandemir’in Füsun’ u ve dokuz bölümüyle bugünden itibaren Netflix’te yayında.

Önce herkesin merak ettiği o soruyu cevaplayayım: Masumiyet Müzesi hem kitabın fanatiklerini, hem de hiç sayfalarını çevirmemişleri memnun edecek, kendi ayakları üstünde duran bir televizyon işi. Çıkan sonuç, eserlerinin uyarlamaları konusunda çok titiz olduğunu, hatta beğenmediği uyarlamalarla davalık bile olduğunu bildiğimiz Orhan Pamuk’u da memnun etmiş.  Zaten dizi, yazarın çok sıkı himayesinde hayata geçirilmiş. Pamuk da kendini oynadığı birkaç sahneyle dizide görünüyor.

Bu röportajda konuğum Orhan Pamuk’u yöneten ilk yönetmen olarak tarihe geçecek Zeynep Günay. Günay, Öyle Bir Geçer Ki, İstanbullu Gelin ve Kulüp gibi dizilerle tanınan, oyuncu yönetimi konusundaki ustalığı ve tarihi dönemlerin ruhunu ekrana yansıtma konusundaki tecrübesiyle bilinen bir isim. Her iki meziyeti de bu işte parlıyor. Günay, bir yandan bireyi gazlayan bir neoliberalizmin, bir yandan darbenin ayak seslerinin duyulduğu bir Türkiye’de, ekonomik boğuntulardan, sınıfsal eşitsizliklerden, patriyarkanın erkeklere hak gördüğü ama kadınlara yasak ettiği özgürlük ve zevklerden uzakta yaşanmayan bir büyük aşkı; hem bu toplumsal etkileri silmeden, hem de Kemal ve Füsun’un duygu dünyasının en derinlerine girmeyi ihmal etmeden anlatmış.

Pamuk da Günay’ın işin başında olmasından çok mutlu. Perşembe akşamı yapılan galada şöyle dedi Günay için: “Ben kendimi bu romanla ifade ettim. Ve çok da eleştirildim. Çünkü ben bir Orta Doğulu erkeğiyim. Hikâye fazla erkek üzerine kurulu. Orta Doğulu erkeğin bakirelik, sevişme konusunda önyargıları…Bütün Orta Doğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden ne yazık ki bende de biraz var. Bu yüzden Zeynep Hanım'ı seçmemizden çok memnunum. Benim aşk hakkındaki kişisel ama epik boyutu olan romanım Zeynep Hanım sayesinde dengelendi, bütün dünyaya seslenebilecek, daha büyük, daha objektif, daha nesnel halimizi gösteren, bütün dünyanın halini gösteren bir dizi oldu.”

Günay ile bu dengeyi nasıl kurduğunu, Füsun ve Kemal aşkına bakış açısını, “çok zor bir süreçti” dediği hazırlık aşamasını, projeye başlarken nelerden korktuğunu ve Orhan Pamuk’u yönetmenin nasıl bir tecrübe olduğunu konuştuk.

(Not: Röportaj, romanı hiç okumamış okurlar için spoiler içeren noktalar barındırabilir.)

Binnaz Saktanber (solda) ve Zeynep Günay

- Öncelikle tebrik ederim. Çok büyük bir romanı, herkesin üstünde bir fikri, bir duygusu, bir gönül bağı olan bir hikâyeyi ekrana aktarmak gibi zor bir iş üstlendiniz. Bu hem herkesin yerinizde olmak isteyeceği kadar önemli, hem de çoğu yönetmenin çekineceği kadar hassas bir iş. Siz de altından harika bir şekilde kalkmışsınız.

- Romanı ilk ne zaman ve hangi hislerle okumuştunuz? “Bundan bir dizi çıkar, keşke benim elime düşse” gibi fikirler geçmiş miydi aklınızdan?

İlk çıktığında okumuştum. Hiç de “Bir gün çeker miyim?” gibi bir yerden okumadım. Tamamen bir okuyucu olarak okudum ve çok içine girdim, çok kapıldım. O zaman tabii birlikte de okuyoruz arkadaş çevremde. Ben hiç elimden bırakamadan, uyumadan o koca romanı üç günde bitirdim. İçinde kaybolduğumu hatırlıyorum. Bittikten sonra arkadaşlarımla konuştuğumda herkesin Kemal'le ve Füsun'la ilgili fikirlerinin birbirinden çok farklı olduğunu gördüm. Bu projeye başlarken beni en çok korkutan da bu oldu: Çünkü herkes okuduğundan kendi anlamak istediğini anlar. Ama özellikle Masumiyet Müzesi kapıları yoruma çok açık, her okuyanın o derin anlatılardan başka anlamlar çıkardığı bir roman. O yüzden de benim için bu hikâyeye girişin en büyük zorluğu buydu.

- Diziye başlarken bir kez daha okudunuz mu? Duygunuz değişmiş miydi ilk sefere kıyasla?

Evet, ikinci kez de diziye başlamadan, on beş yıl sonra okudum. O da çok iyi oldu. Çünkü bir otuzlarımda, bir de kırklarımın sonunda okumuş oldum. O iki duyguyu da çok iyi hatırlıyorum. Romanı on beş yıl önce okuduğumda tamamen Füsun'un duygusu üzerinden okumuştum. İkinci okuduğumda şuna çok şok oldum: O kadar Kemal üstünden anlatılan bir roman ki “Nasıl Füsun'un üzerinden okumuşum acaba?” dedim.

- Tam da sizin dediğiniz gibi bu aslında erkek hafızası ile anlatılan bir hikâye. Romanda Füsun’u bir özne olarak duyamıyor, onun duygularına, düşüncelerine çok fazla vakıf olamıyoruz. Hikâyeyi görsel bir mecraya aktardığımız zaman ise o denge bir nebze kırılıyor. Karşımızda kanlı canlı bir Füsun var. Tepkileriyle, mimikleriyle, replikleriyle… Füsun’un dünyasını yaratırken, bu edilgenliği kırmak, Füsun'u özneleştirmek için bir çabanız oldu mu?

Diziyi öyle çekmedim. Bu 15 yıl önceki okumamdı. Masumiyet Müzesi tabii ki Kemal'in anlatısı, dizinin yaklaşımı da tamamen Kemal'in bakış açısından. Ama bir aşkı anlattığımız için her iki karaktere de kadın ya da erkek değil birer insan olarak baktım. “İnsan hangi durumlarda, hangi duygu durumlarında nelerin içinden geçer?” diye sorduğum için ister istemez bir denge oluşmuş olabilir. Birbirlerine nereden kapıldıklarını ve yakınlıklarını aramaya çalıştım. Cevabı bulduğum yer her ikisinin de aslında içlerine doğdukları sosyokültürel yapıya ait ruhlar olmamasıydı. Kemal ruhen, o içine doğduğu Batılılaşmak isteyen Türk burjuvazisine ait değil. Bizim deyimimizle “ağzında altın kaşıkla doğmuş” bir çocuk. Dışarıdan baktığımızda “Ne kadar şanslı” diyebileceğimiz biri. Ama bence şanslı da değil. Çünkü ruhu oraya ait değil.

- Nereye ait ruhu Kemal’in?

Ben mesela hep sanki sanatla uğraşsa o içindeki eksiklik duygusunu sağaltabileceğini düşündüm Kemal'in. Ama kolej, Amerika'da okumak, kurumsal hayat derken hep aynı cemaatin içinde dolanıyor ve oralarda aslında ruhunda bir eksiklik hissediyor. O eksikliğin tam ne olduğunu bilmeyen bir çocuk.

- Füsun peki? O da kendi sınıfına ait değil mi?

Füsun da orta sınıf bir ailenin kızı, orada sıkışmış biri. Oranın ahlakı ve değer yargılarının çok dışında bir içgüdüsü, merakı ve görülme isteği var. Ve tamamen tesadüf eseri bu iki ruh karşılaşıyor. Ben hikâyeye biraz da ikisini nerelerden birleştirebilirim gibi baktığım için ikisinin ortak yanının çok başka biçimlerde kendi dünyalarına ait olmamak olduğunu düşünüyorum. Karşılaşmalarının tesadüf olması da çok hoşuma gidiyor. Romanla ilgili en sevdiğim şeylerden bir tanesi, bir aşk güzellemesi yapmıyor olması. Bazen aşkla ilgili çok fazla analiz yapıyoruz, işte “o öyleydi, bu böyleydi” falan. Ama hayat bizden çok daha büyük tesadüflerin üzerine kurulu bir şey, bazen de sürükleniyoruz. Romandaki o anlatıyı çok seviyorum. Biraz dizide onu da kucaklamak istedim. Bilmiyorum size geçti mi?

- Bir kesim şöyle okuyor Kemal'i: İnanılmaz romantik bir aşık. Uzun seneler boyunca o aşkı demlemiş, sabırla Füsun’u ve hayatını bir yola koymasını beklemiş. 

Ben hiç öyle okumuyorum (gülüyor).

- Bir kesim de şöyle okuyor: Hayır, bu aslında bir romans değil. Biraz daha sıkıntılı, biraz daha obsesif bir durum var ortada. Bir yandan da sizin de söylediğiniz gibi çok büyük bir güç dengesizliği de var aralarında. Ayrı sınıflardan geliyorlar ve aralarında büyük bir yaş farkı var. İlişki başladığında Füsun çok genç. Siz nereden okuyorsunuz bu ilişkiyi?

İnsanlar romanı okuduktan sonra Kemal'e ve Füsun’a bir takım yargılar üzerinden yaklaşıyorlar. “Kemal takıntılı, kıza neler yaptı?” veya “Kötü adam” ya da “çok romantik” falan. Halbuki insan öyle bir şey değil. İnsan her iki duyguyu da içinde barındırabilen çok daha kompleks bir yaratık. Kemal’de de bunu seviyorum ben. Kemal, içinde bulunduğu cemaatin ona sunduğu imkanlarla ruhunu doyuramayan, bir şey arayan, ama ne aradığını da bilmeyen, utangaç, çekingen, aslında çapkın biri olmayan ama hayalinde hep çok çapkın olmak isteyen, belki çapkın arkadaşlarına özenen, ama kendisi buna hiç cesaret edemeyen biri. 

-........

© T24