Yazıya Veda: Kalemini kıranlar arasında
“Başka türlü bir şey benim istediğim
Ne ağaca benzer ne de buluta
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava
Nerede gördüklerim, nerede o beklediğim
Rengi başka, tadı başka
Bir başka yolculuk dalından düşmek yere
Yaşadığımdan uzun
Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
Ağacın yüksekliğince, dalın yüksekliğince rüzgarda
Ve bir yeni ömür vardığın çimen yeşilliğince”
Edebiyat tarihi, yazılmış kitapların ihtişamlı anıtlarıyla doludur. Ancak bu anıtların gölgesinde, daha sessiz, daha ürpertici bir başka tarih daha uzanır boylu boyunca: Suskunluklar tarihi. Yazmayı bırakanların, kalemlerini bilinçli bir tercihle ya da trajik bir zorunlulukla bırakanların tarihi yazılır kendi kendine. Sonra bu sessizliğe gömülme öyküsü, yaratıcı ruhun kendisiyle, toplumla ve varoluşun çetin gerçekleriyle olan amansız savaşının başlangıç notasıyla bitiş notası arasında bir ses perdesi örter üzerini her şeyin. Onlar, kelimelerin büyücüsüyken, büyünün bozulduğunu birden hissedenlerdir. Kimi için yazmak bir kurtuluşken, kimi için bir yük, kimi için ise ulaşılmaz bir lükstür, ne kadar çok yazsa da. Uzanır gider ve dayar sırtını bir an gelir başlatır kendini suskunluklar, küskünlükler tarihi. Bazı yazarlar, şairler için suskunluk, dışarıdan dayatılan bir kader, içsel bir devrimin, derin bir felsefi dönüşümün ya da yaratıcı enerjinin bilinçli olarak sonlandırılmasının eseridir. Onlar, edebiyat sahnesinin tam ortasında, alkışlar henüz dinmemişken perdeyi kendi elleriyle indirirler. Geriye dalından uçup giderken kuşların dünyanın uğultusuna karışan kanat sesleri kalır… İlelebet sonsuza kadar tutulamaz olan şeyler var hayatta. Hiç bırakmasan da kendi kendine kırılacak nasılsa sıkı sıkı tutunduğun dal. Ayrılık gelir, seni de tutunduğun şeyle birlikte alıp götürebilir.
Şiir tarihinin en asi ve en gizemli şairlerinden biri olan Arthur Rimbaud, ah gençliğim benim, 1871'de, henüz 17 yaşındayken yazdığı "Sarhoş Gemi" (Le Bateau Ivre) ile sembolist şiirin sınırlarını zorlayan bu genç ve dâhi şairin şiiri, edebiyatı bir volkan gibi sarsıyordu. Onun için şiir, bilinmeyeni keşfetme aracı, duyuların "uzun, devasa ve akıllıca bir düzensizlikle" altüst edilmesiydi. "Ben bir başkasıdır" (Je est un autre) diyerek, yaratıcı öznenin parçalanışını, şiirin kişisel bir ifade olduğu kadar evrensel bir ses arayışı olduğunu da haykırıyordu. Rimbaud'nun ruh hali, sürekli bir hareketlilik ve tatminsizlik halidir. Paul Verlaine ile yaşadığı fırtınalı ve yıkıcı ilişki, şiirlerine de sirayet eden bir kaos ve isyanın dışavurumu olmuştu. Ancak bu coşkunun da bir sınırı vardı. Hançer tutan el hep yaralayacak, hiç mi yaralanmayacaktı? Yaralanmaz mı, yaralandı, yara olarak da kaldı. 1873'te, 19 yaşındayken yazdığı “Cehennemde Bir Mevsim” (Une Saison en Enfer) adeta bir veda mektubuydu. Bu eser, onun hem şiirsel hem de ruhsal yolculuğunun doruk noktası ve aynı zamanda son durağı da olmuştu. Psikolojik olarak, büyük bir varoluşsal krizin içinde olduğu açıktı. Şiir yoluyla ulaşmak istediği mutlak, onu daha da derin bir boşluğa sürüklüyordu. Çünkü boşluk dipsiz bir derinliktir, ona ne versen yutar, sindirir. Başlangıçta bir kurtuluş aracı olan şiir artık bir tür delilikti onun için. Ve sonra, aniden, her şey bitti. 20 yaşında, edebiyatı tamamen terk etti. O muazzam zeka, artık ticaretle, silah kaçakçılığıyla, kahve satıcılığıyla uğraşıyordu. Çocukluğunda şiirler yazmış ve delilik vehmini roman konusunda kendini ispatladığında atlatmış gibi duran bir yazar oturup yanımda “Şiir, çocukken yapılan bir şeydir, şiir yazılamaz!” dediğinde benim anlamamak için direndiğim şeyi Rimbaud anlamış da olabilir tabi. Bilemeyiz ki… Fakat Rimbaud’nun sessizliği, şiirin sınırlarına ulaşmış bir ruhun, kelimelerin ötesindeki bir hakikate olan susamışlığının ifadesi de olabilir. Belki de "ben bir başkasıdır" diyen şair, o başkasını bulmuş ve onun kimliğine mi bürünmüştü? Şiir, bir arayışın aracıydı ve aradığı şeyi bulduğunda ya da bulamayacağını anladığında aracı bir kenara mı bıraktı? Onun vedası, modern edebiyatın en büyük gizemlerinden biri olarak kaldı.
“Çavdar Tarlasında Çocuklar” (The Catcher in the Rye) ile 20. yüzyılın ergen ruhunun, yabancılaşmanın ve isyanın sözcüsü haline gelen J.D. Salinger de, başarının tam kalbinde sessizliği seçti. 1951'de yayımlanan bu kült roman, ona dünya çapında bir ün kazandırmıştı. Ancak Salinger, bu ünün getirdiği ilgiyi, işgüzarlığı ve toplumsal beklentileri, kendi yarattığı kahraman Holden Caulfield'ın sahte gördüğü her şeye duyduğu nefret kadar derin bir tiksintiyle reddetti. Salinger'ın ruh hali, tuhaf bir yaralanmışlık ve korunma ihtiyacıyla şekilleniyordu. II. Dünya Savaşı'nda yaşadığı travmatik deneyimler (Normandiya Çıkarması'na katılmış ve toplama kamplarının kurtarılmasında görev almıştı), onun dünyaya bakışını göz bebeklerine kadar sarsmış ve değiştirmişti. Yazmak, bu travmalarla başa çıkma yöntemiydi belki de. Ancak başarı, ona yeni bir travma gibi geldi. Hayranlarının, basının ve edebiyat dünyasının amansız takibi, onu adeta kuşattı. 1965'te yayımladığı son öyküsü "Hapworth 16, 1924"ün ardından, 45 yıl boyunca tek bir satır bile yayımlamadan yaşadı. New Hampshire'daki evinde, adeta bir kale inşa etti etrafına. Yazıp yazmadığı, yazdıysa ne yazdığı bir sır olarak kaldı. Ölümünden sonra 2010'ların ortalarında bazı eski eserleri yayımlansa da, sessizlik dönemi edebiyat tarihinin en radikal eylemlerinden biri oldu. Onun için yazmak, belki de en başından beri kamusal bir eylem olduğu kadar, özel bir ibadetti de. İbadetini halka açmaktansa, onu kendine saklamayı tercih etti.
Edebiyat dünyasında "kısa ama öz" olmanın en çarpıcı örneklerinden biri de Juan Rulfo’dur. 1955'te yayımladığı “Pedro Páramo” ve ondan önceki öykü derlemesi “Kızgın Ova” (El Llano en Llamas) ile Latin Amerika edebiyatının çehresini değiştiren Rulfo, bu iki küçük kitapla ölümsüzleşti. Gabriel García Márquez'in “Yüzyıllık Yalnızlık”ı yazarken Rulfo'dan beslendiğini söylemesi, onun ne denli büyük bir etki yarattığının da kanıtıdır. Rulfo'nun sessizliği, verimli bir yazarın kendini tekrarlama korkusundan çok daha derindi. Ona yazmayı neden bıraktığı sorulduğunda verdiği cevap, iç dünyasının kapılarını aralayan türdendi: "Amcam Celerino öldü, onunla birlikte bütün hikâyelerim de öldü." Bu cevap, onun yazma eyleminin ne kadar kişisel, neredeyse sözlü bir geleneğe, dinlediği hikâyelere ve o hikâyelerin anlatıcılarına bağladığını gösteriyordu. Biraz durup soluklanayım, oturup ağlayabilsem aslında ne güzel olur ama ağlayamam, galiba babamı özlüyorum. Rulfo'nun ruh hali, Meksika'nın sert coğrafyası ve yoksul köylülerin kaderiyle yoğrulmuştu. Anlattığı hayaletler ve ölüm, onun hem edebi tercihi hem de gerçeğinin ta kendisiydi. Belki de anlatacak hikâyesi bittiği için değil, anlatma eylemini besleyen o ilksel ses, o kaynak kuruduğu için sustu. Kendi sesini, duyduğu o ilksel sesten sonra daha yetersiz buldu belki de. “Pedro Páramo” mükemmel de bir kitaptı üstelik, onun ardından gelen her şey, bu mükemmelliğin gölgesinde kalmaya mahkûmdu sadece. Bu bilinç, onu otuz yıl boyunca susturmaya da yetti ama.
Bazı yazarlar için sessizlik bir tercih de olabilir, ruhsal çöküntünün, travmanın veya yazma eyleminin kendisiyle olan amansız bir hesaplaşmanın kaçınılmaz sonucu da. Onlar, kelimelerle aralarındaki köprüyü bir bir yıkarlar. Franz Kafka denildiğinde akla gelen ilk kelime belki de "Kafkaesk"tir. Bu sıfat, onun eserlerindeki kabus gibi, anlaşılmaz bürokrasi ve yabancılaşma atmosferini tanımlar. Ancak bu atmosfer, onun ruhunun var olabildiği tek yerdi. Her şeyi dönüştürebilecek kadar güçlü bir yazardı da, ama kendini dönüştürmek istediği insana dönüştüremediği de bir gerçek. Prag'da yaşayan ve Almanca konuşan Yahudi bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Kafka, hayatı boyunca otoriter babasıyla, kimlik bunalımıyla ve varoluşsal kaygılarla boğuştu. Biz de boğuştuk, ama onlar bize benzedi sonunda, biz onlara benzemedik. Kafka için yazmak bir yaşam biçimiydi. "Edebiyattan ibaretim, başka hiçbir şey değilim ve başka hiçbir şey de olamam" diyen biri kendine başka bir yol arayacak da değildi. Ancak bu tutku, onu aynı zamanda derin bir mutsuzluğa da sürüklüyordu. Gündüzleri bir sigorta şirketinde memur olarak çalışıyor, geceleri ise ruhunun karanlık dehlizlerinde dolaşarak “Dava”, “Şato” ve “Dönüşüm” gibi başyapıtları yaratıyordu. Bu ikili yaşam, onu fiziksel ve ruhsal olarak da tüketiyordu. Kafka'nın ruh hali, sürekli bir yetersizlik ve suçluluk duygusuyla maluldü. Babasına yazdığı, ama hiç göndermediği o mektup da (“Babaya Mektup”) bu duyguların kökenlerine iniyordu. Evlenme arzuları, bir yazar olarak kendini adama ihtiyacıyla çatışıyor, bu çatışma onu daha da derin bir yalnızlığa itiyordu. Verem teşhisi konduğunda, belki de içten içe bir kurtuluş aradığı söylenebilir. Ancak asıl trajedi, ölüm döşeğindeydi. En yakın arkadaşı Max Brod'dan, yayımlanmamış tüm eserlerini (romanlarını, hikâyelerini, günlüklerini) yakmasını istedi. Kafka, yazdıklarının dünyaya ait olmadığını, bu dünyanın onu anlamaya muktedir olmadığını düşünüyordu, evet ama, gerçekten yakılmasını isteseydi o metinlerin, bunu kendisi de yapabilirdi. Max Brod’un bu vasiyeti yerine getirmemesini hala “Kafka’ya ihanet” olarak yorumlayanlar var, onlar belki de neyin nasıl yaşayacağı konusunda bazı fikirlere hala sahip olamamış olanlardır insanlar arasında. Öyle de duruyor. Kafka'nın vedası, kendi eserini bile yok etmeyi arzulayan, yazma eyleminin kendisiyle bu kadar derin bir çatışma halinde olan bir ruhun trajedisi miydi ama sadece? Belkide böylece bir edebiyatçıdan başka her şey olsun isteyen babasına “Sen kazandın!” diye son kere haykırmıştı. Bu hikayeyi hepimiz biliyoruz aslında.
“Savaş ve Barış” ve “Anna Karenina” gibi anıtsal eserlerin yazarı Lev Tolstoy ise, edebiyatın zirvesindeyken kalemi bırakma kararı aldı. Ancak onun vedası, Rimbaud'nunki gibi gençlik ateşiyle ya da Salinger'ınki gibi toplumdan kaçışla değil, derin bir ahlaki ve ruhsal dönüşümle gerçekleşti. Tolstoy, hayatı boyunca varoluşun anlamını arayan, ıstıraplı bir ruhtu. Zengin bir kont olarak dünyaya gelmiş, savaşın dehşetini yaşamış, Avrupa'yı dolaşmış, kumar oynamış, köylülerle iç içe olmuştu. Ancak 50'li yaşlarına geldiğinde, tüm bu şaşaalı hayatın ve edebi başarının ona anlam vermediğini fark etmişti. Derin bir bunalıma girdi, intiharı düşünecek kadar ileri gitti. Bundan daha ilerisi de yok ki zaten. Bu bunalımdan çıkış yolunu ise Hristiyanlığın radikal bir yorumunda, İsa'nın dağdaki vaazında buldu. Bu dönüşümden sonra, edebiyat ona bir lüks, hatta bir "uğursuzluk" gibi görünmeye başladı. Yoksa benim kalbimi bitiren şeylerden biri de bu muydu? Sanatın, özellikle de kendi yazdığı türden büyük romanların, sefahat ve ahlaksızlık içinde olduğunu düşünüyordu. "İnsanlara acı çektirmeleri daha zor belki de imkansız olacaktı" dediği bir dünyada, roman yazmak ona artık anlamsız geliyordu. O artık bir sanatçı değil, bir ahlak filozofu ve dini bir öğretmendi. Değirmenler gibi her şeyi öğüterek çalışan. Edebiyatı bırakıp, basit bir hayat yaşamaya, köylüler gibi giyinip, ayakkabı yapmaya başladı. Tolstoy'un vedası, bir sanatçının, kendi sanatını aşan bir hakikatin peşinde, o sanatı feda edişinin destanına dönüşmüştü öylece. Sonunda evini, ailesini bile terk ederek bu arayışın kurbanı oldu. Yazmayı bırakmak ebedi sonu da oldu ama. Aradığını buldu mu peki? Hayır. Aradığı şey onu buldu sonunda. Pervane böceğiyle ateşin buluşması gibi bir sondu bu.
Yazmayı terk eden yazarlar, şairler, geride boş sayfaları yazmayı neden terk ettiklerine dair bitmeyen sorularla dolu dolu bıraktılar. Onların sessizliği, bazen en gürültülü cümlelerden daha fazla şeyler anlatır. Rimbaud'nun coşkun vedası, Salinger'ın inzivası, Kafka'nın yok olma arzusu, Tolstoy'un ahlaki reddedişi... Her biri, yazma eyleminin ne denli önemli, ne denli cesur ve ne denli tehlikeli bir uğraş olduğunu da gösterir. Bu yazarların hikâyeleri, yaratıcılığın bir lanet ya da bir hediye olabileceği gibi, insan ruhunun derinliklerinde yolculuk yapmanın bedelinin bazen çok ağır olduğu anlamına da gelebilir. Onlar, sustular, ama sessizlikleri, edebiyatın en kalıcı metinlerinden biri olarak zamana yayılmış okunmayı bekliyor. Belki de yazdıklarından çok, yazmadıklarıyla kalemini kıranlar arasında anlatılan asıl hikâyeleriyle. “Sen ne zaman bırakacaksın?” Tutmuyorum ki. Alemde yerini hiç değiştirmemiş taş bile yok, her şey gelir geçer ve gider. Kalırsa, yazı kalır.
