menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir kimse olsaydı ecel, mektup yazardım ona, “çabuk gel!”

54 0
sunday

“Ben zamanı gördüm,
İçimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
Bir mezar böyle kazılırdı ancak,
Yıldırımsız ve baltasız,
Bir orman böyle devrilirdi!
Ben zamanı gördüm,
Kaç bakışta bozdu hayalimi,
Ve kaç düşüncede!
Ben zamanı gördüm,
Şimşek gibi bir ânın uçurumunda.”

Bugün biraz kendimi anlatayım, kendimden anlatayım. E ben de artık ölecek yaşa geldim. Hâlâ görüntüde çok genç görünsem de saçlarım bembeyaz oldular, yaşlandım. Kalbim kocaman oldu; duvarlarında restler, stresler, kapıları çarpılmış eski evler gibi bozulmuş kapakları, çalışmıyor eskisi gibi. “Ama daha çok gençsin…” Neye göre genç, bir sürü şeye sanki hep geç kalmışlık duygusu… İnanır mısın, bu da hep bütün randevulara çok erken gitmekten aslında. Belki de yol bana girmiştir, ama işte neyse. Arada bir şiddetli çarpıntı içimde birden kopan bir gürültü, ben dünyada o benim içimde yer kaplıyor sadece. Durduğu yere de sığmıyor. Ayrı eve çıkmak isteyen aşırı gençlere bazen de 100 yıl yaşamış da hayattan bıkmış, bezmiş, huysuz bir ihtiyara benziyor. Her ikisi de insanlardan kaçmak, yalnız kalmak istiyor. Bazen onu dövmek istiyorum, dövmüyorum ama. Göğsümde yumruklanacak bir yer yok artık. Ayrı bir eve çıkamaz zaten, benim buna gücüm yetmez; onun beni terk edebilmesi için ancak bir ilahi kudret “Ayrıl da gel!” diye seslenecek. Aynı evden aynı bedende aynı çukura yine beraber geçeceğiz. Zira ona benden ayrı bir istikbal yok. Benim de dünyadaki zaferim bu olsun. Ben de dursun istiyorum artık birdenbire, durmuyor tabii benden daha inatçı. Bak ama bu ayrıntı önemli: Mutsuz, ama huzurluyum yine de. Bu da öyle herkese nasip olmaz. Herkes doğduğu yerin yerlisi sanırken kendini ben hiç buralı olmadım. Ama İstanbul güzel memleket. Kendi güzelliğinden kendisinin ne yazık haberi bile yok. 10 Eylül 1986’da doğdum. Hay doğmaz olaydım. Şaka şaka, iyi ki doğdum.

Burcuma da layık bir insanım. Hep kendi bildiğini okuyan bir başak, 12 yılda bir aslan olurum; kızınca bana babam “İt, köpek, serseri, vaşak!” diye seslenirdi. “Kıtmir” dediği de olurdu, hiç de kıtlamadım oysa onu. Hep başımın üstünde bir buluttu yağmurlu, ben onu “Altın tacım, yakut taşım” diye başımın üzerinde taşırdım. Korunmaya muhtaç her şeyi, herkesi korurdum da kendimi korumayı bilmezdim diye kızardı, haklıydı tabii. Hakkımda ne düşünse ne söylese ben zaten hep haklı bulurdum onu, ona beni tanıma fırsatını vermedim çünkü hiç. Ya ne yapmalıydım? Belki dünyayı yenemedim, ama ben de bir gün “Şerefimle, haysiyetimle öldüm” diyecek kadar kılıcımı da sallayıp durdum. Ama onlar da hep şöyle diyecekler, her şey bittikten sonra bile: “Acemi şövalye, hep kendini yaralayıp durdu.” Hayatı pişmanlıklarla dolu Don Kişot, yine de kahramanım benim. Babam da öyleydi. Birine hayran olmak için onunla her konuda uzlaşmak gerekmez ki. Başkalarını haklı da olsa incitmekten imtina edenlere aşığım! Sol elini kaybeden bir solağın hâlinden kim anlasın ki zaten!

Kimselerin kimselerden duyamayacağı, duyduklarını aklının almayacağı bir hayat yaşadım. “Yaşadım” demek çok alengirli olur, içinden geçtiğim bu manzarayı seyrede seyrede işte bu yaşa geldim. Çok mektepler, çok hocalar gördüm, bazılarını terk ettim. “Her şeyi gördüm hayatta” dersem hem fazla gelir hem eksik kalır. “Bu ikisi aynı anda nasıl olur?” Olur, olur… Olmamaya meyilli şeyler bile olur bu hayatta. Her şey yarım kalmak üzere tamamlanır, sonra da pili bitmiş bir saat gibi bir kenarda durur. Sonra “Bu pili bitmiş saat bir zamanlar kimindi?” O bile unutulur. Çöküp dizlerinin üzerine dersin ki: “Buna da şükür, buna da şükür.” Hiç gelmemiş gibi olursun dünyaya. Dünyaya her gelen de sanki burada mı hâlâ? Ben de hiç buralı olmadım, burada da zaten hiç durmadım. Burası durulacak yer mi ki? İlkokula gidiyorum, daha dördüncü sınıftayım. İlk dönem. Okulun kalabalığına pek dayanamıyorum. Öğretmen anlatıyor anlatıyor, duyuyor dinliyorum, ama sıkılıyorum. Kaldırıp tahtaya “Kuantum nedir?” diye sorsa daha o yaşta buna cevap verecek durumdayım. “Yanıtsız kalan bir tek soru bile olmadı” diye bana diş bileyip durdu senelerce öğretmenim.

Bu kadar beni ilgilendirmeyen her şeyi, birçok şeyi nasıl, niye öğrendim? Başkalarının kendilerini “Ben dehayım” diye tanımladığı bir hastalığım vardı. Ben bunu ilk duyduğumda “Bu bir hastalık” diye tanımlandığını bildiğim için bunun, kendimi bir deha olarak değil, bir hasta olarak kabul ettim o gün. Bir çeşit otizm. Biraz tuhaf oluyor insan, kendi elimde değil. Bir grup çocuk arasında bu tuhaflığım yüzünden -henüz okula gitmiyorum tabii- dışlanınca ilk kez, hemen o gün bir zırhla kaplandım: “Onlar gibi değilsem, hiç de onlar gibi olamayacağım, şimdi ayrılsın yollar, yalnız da yürüyebilirim” diye çekilmişim birden kenara. E öleyim mi, kendimi öldüreyim mi? Yaşamanın bir başına başka yollarını aramışım. Bulduğum da oldu, bazen yolu kaybettiğim de. Ellerim ayaklarım var, bütün aksamlarım kusursuz çalışıyor, bir köşede ev kedisi gibi uslu uslu durunca insana da benziyorum, ama diğerleri gibi değilim, olmayacağım asla; bunu net öğrenmişim, çünkü öğretmişler.

Evlerimiz neredeyse yan yana diye eve doğru ben bir kaldırımda, onlar bir kaldırımda yürürken, öğretmen çocuğu yolda düzgün yürüyemiyor, yanından geçtiğimde beni kendi çocuğuyla kıyaslıyor, ertesi gün sınıfta bunun bile bana cezasını kesiyordu. Ciddi şeylerle ciddi olmayan şeyleri ayırmıştım o zaman. Eğlenceli derslerden kaçmak istiyordum. Eğlenmesini bilmiyordum. Vakit kaybı gibiydi, e öyleydi. Öğretmen bile olsan “Çocuk kişilik sahibi olmayı sonra öğrenir” diye bir ön yargıları vardı insanların. İyi de insan zaten bir kişiliğe, bir fıtrata sahip doğduğu için de otomatik olarak bir kişiliğe sahip doğmuyor muydu? Bunu bir türlü kavrayamıyorlardı. Hep birlikte bütün sınıfa şarkı söyletirken öğretmen, “Ben de uyumlu olacağım” diye yalnızca ağzımı oynatırdım. Bir gün anlamış olacak ki öğretmen, birden herkesi susturdu; ben ağzımı oynatmaya devam ediyorum. Yedim tabii sopayı. Çöp kovasının yanında dikildim ders bitene kadar. Çöp kovası benden daha itibarlı o sırada. Hem de ben, yürürken karıncayı bile gözeten… Zaten öyle hissedelim diye verilmiyor muydu bu cezalar? Böyle zamanlarda kendimi suç işlemiş gibi hissederdim. Hiç konuşmadan bile her şeye itiraz ediyorum diye. Sanki derse katılmamış da banka soymuş, yetim hakkı yemiş gibi utanç duyardım. Ama ne güzel duvara bakardım, bir ders saati........

© T24