menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ulus olarak hissizleştik

10 0
previous day

Rambo’ların savaş çığırtkanlığı yaptığı, milliyetçi fanatizmi kaşıdığı yıllarda Vietnam ve savaş trajedisini Oliver Stone’un “Müfreze”si kadar kimse dramatik bir şekilde tasvir etmemişti.

Amerikan sinemasının asi, sevilmeyen yönetmeninin Vietnam gerçeğini tokat gibi vurması egemen çevrelerin hiç hoşuna gitmemişti tahmin edeceğiniz gibi. Stone, idealist bir askerin (Charlie Sheen) bir köyü yönetmesi istendiğinde çatışmanın dehşetiyle nasıl yüzleştiğini aktararak kendi deneyimini son derece gerçekçi anlatan ilk Vietnam gazisi oldu.

1967-68 yılları arasında orduda görev yapan ve savaşan Amerikalı yönetmen filmini 60 milyon dolarlık küçük bir bütçeyle çekmiş ve Willem Dafoe, Forest Whitaker, Johnny Depp gibi neredeyse ünlü olmayan oyunculara rol vererek risk almıştı ama sonrasında hiç de hesaplamadığı bir şey oldu ve “Müfreze” 138 milyon dolar hasılat elde ederek 1986 yılının en çok hasılat yapan 3. filmi oldu.

En İyi Film, En İyi Yönetmen dâhil olmak üzere 6 Oscar kazanan Oliver Stone, filmin çekiminin 40. yıl dönümünde Variety dergisine bir söyleşi verdi ve güncel çatışmalar hakkındaki endişelerini dile getirdi, açıklamalarının kariyerini tehlikeye atabileceği korkusunun da altını çizerek:

“Senaryonun berbat olduklarını düşündükleri için 10 yıl boyunca reddedildik. ABD’nin iyileştirmeye çalıştığı en derin yaralarından biri olan Vietnam Savaşı hakkında gerçekçi bir yaklaşımı aktarmanın zor olduğu bir dönemdi. Bu nedenle film piyasaya çıktıktan sonra halkın tepkisine çok şaşırdım.

Filipinler’de düşük bütçeli bağımsız bir film çekmiştik ve bu ulusal bilinçte bir şeyler değiştirmişti.

Rambo, Missing in Action gibi neredeyse Vietnam’a geri dönüp yeniden başlayalım mesajı vermeye çalışan filmler modaydı. Ben ise savaşın cehennem olduğunu savunuyordum.

Nitekim Oscar ödül töreninde ‘böyle bir savaşın bir daha asla yaşanmaması gerektiğini’ söylemiştim. Ama yaşandı, yaşanıyor..

Vietnam’dan hiçbir şey öğrenmedik. Sadece savunma bütçesini artırmaya odaklıyız. Baskı kurmaya, korkutmaya, tehdit etmeye devam ediyoruz. Irak Savaşı Vietnam’dan sonraki en büyük felaketti. Bush sahip olduğumuz en kötü başkandı. Irak bize ne getirdi? Servetimizi tüketti ve bir ulus olarak bizi hissizleştirdi.

Şimdi Trump İran’a karşı savaş başlattı, Küba ve Venezüela ile aynı oyunu oynuyor. Asla ders almıyoruz.”

Oliver Stone

Yönetmen cepheden dönüşünü ve bu deneyimin bir senaryoya dönüştürülebileceğini anlamasını da şöyle açıklıyor:

"Döndüğümde uzun bir süre şaşkındım, uyuşturucu, esrar durumu daha da kötüleştirdi. Askere yazılan insanlar hakkında 'Break' adlı bir senaryo yazdım ama sonra bilimkurgu, LSD karışımı bir şeye dönüştü. Jim Morrison’a gönderdim, öldüğünde Paris’teki dairesindeydi. Senaryo yıllar sonra 'The Doors' çekilirken bana geri verildi ama bu arada 'Müfreze'nin temeli oluşmuştu.

Film Apocalypse Now, Coming Home, The Deer Hunter gibi Vietnam ve gazilerine adanmış birçok önemli filmden sonra geldi. Hepsi güçlüydü ama bir şeyler eksikti, biri bir eşin bakış açısını anlatıyordu (Jane Fonda), bir diğeri mitolojikti. Bir asker olarak gördüklerimi tanıyamadım, yaşadıklarımı yansıtmıyordu…

Setteyken bazı şeyleri yeniden yaşadım. Gerçek bir savaşta kimi öldürdüğünüzü nadiren görürsünüz, bu da zaten filme çekilemez, izleyici reddeder.”

Peki setteki en etkilendiği an hangisiydi?

Stone şöyle özetliyor: “Her gün unutulmazdı ama çekimlerin son gününde önemli bir şey başardığımı hissettim. Filmin izlenip izlenmeyeceğini bilmiyordum, başarılı olup olmayacağımı bilmiyordum ama vicdanım rahatlamıştı. Hayatımda zamanın sınavından geçecek bir şey başardığımı hissettim. Sonrasında olacakları beklemiyordum. Güzeldi ama bu filmin hayatımın zirvesi olmasını istemiyorum. En iyi filmimi henüz yapmadım, zirve henüz gelmedi.”

Seksenine merdiven dayamış ama “zirve henüz gelmedi” diyebiliyor, bu bile başlı başına umut verici bir yaklaşım.

“Gece Yarısı Ekspresi”nin de yazarı olan Stone’un adından çokça söz ettirdiği diğer filmleri arasında JFK, “Katil Doğanlar”, “Wall Street”, “Salvador”, “Scarface” var, Conan’ın da yazarlığını üstlenmişti.

Amerikan sinemasının en başarılı yönetmenlerinden biri olmasına ve 79 yaşına gelmesine rağmen “bu söylediklerim kariyerimi etkiler diye korkuyorum” demesi de insanı tebessüm ettirmiyor değil.

İlahi Oliver Stone, kim sana ne yapabilir…

Melania Trump belgeseli, belgesel mi gerçekten?

Belgeselin reklamı dönmeye başladığında yazmıştım, balık baştan kokmuş diye. Zira Melania Trump’ın konu mankeni olmadığı anlatılmak için bir film çekiliyor ama yönetmen olarak ABD’de tacizden yargılanıp İsrail’e kaçan ve Netanyahu ile arkadaş olan Brett Ratner seçiliyor.

Trump’ın “son yılların en iyi filmi” dediği belgesel Prime Video’da gösterilmeye başlandı, sabrınız el verirse izleyin derim. Zira eleştirilerden birinde şöyle deniyor: “Uçakta izleseniz bile kaçmak isteyebilirsiniz.” O derece yani…

Amerika’da bazı afişlerinin üstü karalanarak protesto edilen, Londra’da sadece üç kişi tarafından izlenen Melania, eleştirmen puanlarıyla izleyici puanları arasında son 27 yılın en büyük farkını yaratarak Rotten Tomatoes’ta rekor kırdı. Eleştirmenler yerden yere vuruyor, Trumpçılar göğe çıkarıyor.

Nick Hilton: “Belki de Melania sadece postmodern bir post-eğlence parçasıdır. Sonuçta bir belgesel olmadığı açık” diyor.

Film vizyona girdiği 1778 sinemada ilk gün 2,9 milyon dolar hasılat yaptı, bunda kuşkusuz biletlerin ucuz tutulmasının da payı var. Bu konuda Trump pişkinliğine pişkinlik katıyor ve: “Ne yapalım, Covid’den sonra sinemada bilet satmak zor iş” diyor.

Bezos’un Amazon’unun film için 40 milyon dolar ödediğini düşünürseniz Trump yine kârlı.

Gelelim Sloven asıllı First Lady’nin başkanlık yemininden önceki 20 gününü anlatan filme: Melania kendisinin kurgulanmış versiyonunu oynuyor, görgüsüzlüğün şahikası baştan aşağı altın varakla donatılmış Trump Tower’daki evinde.

Başkan eşliği, annelik, görevler vs. şeklinde hiç de kolay olmadığını söylemeye getirdiği hayatında gün boyu yaptığı şey, zaten yapılmış şeyleri onaylamak ile geçiyor.

Sofra düzeni, davetiyeler, protokol; her şey zaten yapılmış.

Bir fikri olduğunu gösterdiği neredeyse tek alan giyim kuşamı, Fransız terzisi Herve’ye “potluk istemem, yaka şöyle olsun, arkasını biraz daraltın, şapka daha keskin olsun” falan…

Bu becerisi sadece eski bir model olmasından değil, annesinin modacı-terzi olmasından da kaynaklanıyor.

Diplomatik temaslar dediği şey ise telefon ile Brigitte Macron’u arayıp övgüleri dinlemek mesela, övgüler niye mi? Gençlere yardım etmek için çabalamasına…

Ama bundan da komiği komşunun kapısını çalar gibi elini kolunu sallayarak Ürdün Kraliçesi Rania’nın görkemli kapısından içeriye girip muhteşem salonunda karşılıklı oturup “gençler için çırpınmaları”.

Washington’dan Amman’a geliyor, iki lafın belini kırmak için.

Kocasının başkanlık yeminine eklediği bir cümle ile üstündeki etkisini gösterme çabaları, rahiplerin yalakalıkları falan derken ağzınız açık filmin sonuna geliyorsunuz.

Filmi gerçekten de şaşkınlıkla izledim, bizdeki düşük kalite dizilerdeki gibi evde televizyon izlerken bile 13. cm’lik topuklu pabuçları, ceketi ile oturan, saçı asla bozulmayan bir kadın ile geçirilen 102 dk…

Trump’lar gerçeklikten kopmuşlar ve onlara saçmaladıklarını söyleyecek tek bir kişi yok çevrelerinde.

Bizdeki diziler tek tek final yapıyor, Allah’tan umut kesilmez…


© T24