Bir Türk sinemacısından dünya için bir başyapıt
SARI ZARFLAR
X X X X
(Yellow Letters)
Yönetmen: İlker Çatak
Senaryo: İlker Çatak, Ayda Meryem Çatak, Enis Köstepen
Görüntü: Judith Kaufman
Müzik: Marvin Miller
Oyuncular: Özgü Namal, Tansu Biçer, Leyla Smyrna Cabas, İpek Bilgin, Aydın Işık, Aziz Çapkurt, Yusuf Akgün, Uygar Tamer, Jale Arıkan, Seda Türkmen, Emre Bakar, Elit İşcan, Sultan Ulutaş Alopé, Emine Meyrem, İpek Seyalıoğlu
Yapımcı: Liman Film
Ingo Fliess ve Carole Scotta, Caroline Benjo, Eliott Khayat, Nadir Öperli, Enis Köstepen, 2026
İşte son dönemin belki en başarılı, değişik, özel ve kendine özgü Türk filmi. Kazandığı uluslararası başarının haddi hesabı yok! Yalnız sineması değil, ülkemizde birçok içsel sorunu topluma hayli azap çektiren şu günlerde, gerçek anlamda sanatsal ve de sinemasal bir başarı. Aynı biçimde, hepimizin de ilgisini hak eden ve bekleyen...
Berlin’in bu ünlü festivali bu yıl tam 76. kez yapılmış ve İlker Çatak’ın hayli orijinal isimli son filmi, en büyük ödül sayılan Altın Ayı ödülünü almıştı. Çatak bir önceki filmi Öğretmenler Odası ile de Oscar adayı olmuştu. Filmin senaryosunu İlker Çatak, Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen birlikte yazmışlar.
Çok özetlemeye kalkarsak, film bir büyük ailenin sorunlarını, onları alt edip hayatta kalma çabalarını anlatıyor. İdeal olarak bellenen kimi görüşlerle siyaset arasında sıkışıp kalan ve yol arayan bir aile... Yani öyle kaba-saba değil, inceliklerle dolu bir hikaye ve onun o geniş ekip tarafından kusursuz biçimde yazılması... Daha ne istenir?
Şimdi hikayeyi daha açık-seçik biçimde anlatalım. Ankara’da yaşayan Derya ve Aziz kendilerini sanata, özellikle de tiyatroya adamış bir çifttir. Ama birden bu işlerini kaybederler. Hele oyunlarının gala gecesinden itibaren, durum bir skandala dönüşür. Tam da Leyla ile Mecnun klasiğini oynamaya hazırlanırken... Bir yandan anneleri, öte yandan gencecik kızları Ezgi onları kendi problemleriyle de üzer. Ve İstanbul’a, Aziz’in annesinin yanına yerleşmek zorunda kalırlar. Aziz, bu geçici sığınakta bir yandan gündelik işlerle ayakta kalmaya çalışırken, özellikle Derya aileyi içinde bulunduğu durumdan kurtarmaya çabalar.
Bu arada film geniş ölçüde okullara ve üniversitelere yönelir. Üniversitelerin kapanması olasılığı etrafta bir başka korku yaratır. Emekçiler bir miting yapar, hukuk ve adalet istenir. Namazında-niyazında olanlar camilerde toplanır. Erkekler tipik Türk usulü kafa kafaya vurdurarak öpüşürler! Türkçe deyimler bol bol kullanılır. Ve ortada sosyal medyadan yapay zekaya her türlü modern gelişme görülür.
Tüm bunlar filmin zenginliklerinin bir kısmıdır. Asıl sorun hikayenin nerede, hangi ülkede geçtiğidir. Konuşulan dil hemen hep Türkçedir. Arada Almanca laflar da gelir: Taksi yerine Taxi yazılır, Namen Dask Volk tabelası ortada sallanır. Ama çekimlerin çoğunun bizde (Ankara ve İstanbul’da) mi olduğu, yoksa Berlin veya Hamburg’da mı olduğu anlaşılmaz. Bir Türk yazarının şimdiden yazdığı gibi: Filmin çekimleri tamamen Berlin ve Hamburg’da gerçekleştirilmiş, buna karşın filmde geçen mekânların adlandırılmasında Ankara ve İstanbul temsili olarak yer almıştır. Ama bu biz seyirciyi yine de biraz yoracaktır elbet...
Gelelim filmin asıl güzellik ve zenginliklerine... Film üç kuşağı birleştiriyor. Hem de iki kültürde birden... Bunun filmin son görkemli Berlin ödülünde rolü olduğu apaçık... Ama bu zaten yazar-yönetmen İlker Çatak’ın kimliğinde saklı değil mi? Hemen bakalım: 1984 yılında Berlin’de doğmuş. 2005’lerden itibaren kısa filmlerle başlamış. Sonra iki kültür için de uzun filmler gelmiş: Es War Einmal İndianerland, Söz Senettir, İstanbul Bahçesi... Sonra da iki önemli film: Öğretmen Odası ve Sarı Zarflar... Bu yeterince başarı değil mi?
Ayrıca filmin daha birçok ilginç yanları var. Hızlı ve hareketli bir kamera... Başlı başına dramatik bir öge olarak kullanılmış müzik... Bol figüranın rol aldığı kalabalık sahneler... Sinemasında inanılmaz bir doğallık... Ve benim için sanırım en önemli noktası: Bu film sayısız tür ve ‘janr’ içeren klasik sinemanın önemli ölçüde dışında kalmış. Belki ülkemizde bir dönemin Batı sinemasındaki örneğin Fransız Nouvelle Vague- Yeni Dalga akımı gibi bir olaya benzetilebilir. Bu illa da çok büyük seyirci toplar anlamına gelmiyor. Ama o benim ünlü deyişim var ya... O gerçek sinefiller... İşte onlar mutlaka izlemeli derdim.
Ve son bir şey daha. Elbette oyuncular... Derya’yı oynayan Özgü Namal ve Aziz’i oynayan Tansu Biçer... Ben son dönemde böylesine bir çift ve bu denli uyumlu bir ikili görmedim. Filmi baştan sona alıp götürmüşler. Hele o Özgü Namal... Önden hafifçe beyazlamış saçını bile aynen korumuş. Onlara Berlin’de ayrı birer ödül verilmemesi ne yazık! Ama sanırım büyük ödüldeki rollerinin bilincinde olarak memnundurlar. Tüm diğer oyuncular da kutlanmaya değer doğrusu...
