menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

3.20-4.10 arası Bochum

20 0
29.03.2026

Sabah 3.20’de Wasserstraße’den U-Bahn’a binip Hauptbahnhof’a gitmeliyim ki Düsseldorf’tan kalkacak İstanbul uçağına yetişeyim. Dört bloktan oluşan bir sitede oturuyorum, üniversite akademisyenlerine verdiği evleri bu siteden kiralamış. Sonbaharda görecektiniz burayı. Şimdi kış, bütün ağaçlar yaprak döktü. Oysa sonbaharda bu eve ilk gelişimde balkonun baktığı meydan yeşilin koyulu açıklı her tonuydu, biraz da turuncu ve sarı, hatta hâlâ çiçekleri üstünde ağaçlar vardı. Çamaşır makinesinin olduğu lobi sol yan binada. O yüzden üzerimde türlü kıyafetlerle defalarca iki bina arasında gidip geldim. İçinde bilardo masası, hava topu ve pinpon masası, beş çamaşır makinesi, beş kurutma makinesi, bir büyük posta odası, ikili iki koltuk takımı, bir büyük yemek masası. Makineler uygulamayla çalışıyor. Bir gidişte çamaşırları bırakıyorsun. Uygulamada “Fertig” ibaresini görünce yeniden paltonu giyip bu kez kurutucuya atmaya gidiyorsun yıkanmışları. “Fertig” önemli.  Almanya’da “fertig” işin olması gerektiği gibi, zamanında ve artık müdahale gerektirmeyecek biçimde bittiğini söyler. “Fertig”, rahatlatıcıdır çünkü belirsizliği ortadan kaldırır; seni gece yarısı iki bina arasında dolaştıran şey aslında kelimenin otoritesidir.

Yan binaya bir terliklerle, bir botlarımla çıkıyorum. Çoğunlukla kurutucunun “Fertig” olmasını beklerken markete gidiyorum. Edeka hemen alt sokakta, hikâyenin başladığı Wasserstraße’nin karşısından girince. Yeniden başa dönüyorum madem, anlatmaya başladığım yere.

O sabah kocaman iki bavulumla asansörü çağırdım, saat sabah üçte, bahsettiğim binamdan çıktım. Planladığımdan 20 dakika erken. Siteden çıkarken, bavullar tıkıdık tıkıdık diye şarkı söyledi paket taşlarda. Polis merkezi de yakın, komşular şikâyet etse, beni bulmaları birkaç dakika memurların. Malum o saatte ses yapmak yasak, pazar günü çöp atmak da yasak mesela, ama haydi neyse. Buraya ilk taşındığımda anahtarı koydukları posta kutusunun önünden geçtim, bir sol, bir sağ, bir trafik ışığı ve durağa geldim. Hava buz, zifiri karanlık. Beklemeye başladım. 2, 3, 5, 7 dakika… Gelen yok. Yeniden baktım tramvay programına, 3.20’de geçmeli buradan. Yine oturdum ama tedirgin. Bu sefer taksi araştırdım, yakınlarda yok. Yeniden kalktım ve o zaman 3.20’nin üzerindeki kocaman yazıyı gördüm: Cuma günleri yapılmaz. Bir dil, insanı bu kadar dışarıda bırakırken, hiç evi olabilir mi?

Bugün Cuma. Bugün benim doğum günüm ve Cuma. Bu sebeple gidiyorum İstanbul’a. Uçakta geçireceğim doğum günümü ve akşama İstanbul’da olacağım ama önce tren istasyonuna varmalıyım. Böyle kaygılı anlarda çabuk karar veririm, yetişmek istiyorsam hemen yürümeye başlamam gerektiğini ve başka bir çözüm bulursam yolda düşünebileceğimi anladım.

Hauptbahnhof’tan trenim 4.15’te kalkacak. Saat 3.25. Rahat yetişirim ama kaygı bütün vücudumu sarmış, bana nefes aldırmıyor. İki dev valizimle yolun kenarına geçtim. İstanbul’a taşınmama iki ay kalmış; artık yavaş yavaş eşyalarımı geri götürmeliydim. O yüzden bavullar büyük, kocaman. İnsan gittiği yere nasıl da yerleşiyor bir anda. Bir bavul iki, iki bavul üç oluyor aylar içinde.

Burası gidiş geliş bir otoyol. Karanlık çünkü Almanya’da tasarruf tedbirleri var. Tamamen kaldırımdan yürürsem yolu göremem, yol uzak kalır ama geçen taksi olursa onu da yakalamak istiyorum. Bisiklet yolunun hemen yanından yürümeye başladım, hızlı hızlı. Wasserstraße’den yola çıktım, Waldring ve Oskar-Hofmann duraklarını geçeceğim, sonra istasyondayım. Oskar-Hofmann, ilk taşındığımızda üniversitenin bizi götürdüğü İtalyan restoranının olduğu yer. Arkadaşımızın yemeğinin gelmediğini fark etmemiş, hemen yanında hapur hupur gelen yemeklerimizi yemiş ve ancak yemeğin sonunda onun hala beklediğini görmüştük. O gün ve o günden beri bu olayın aklıma her geldiği gün biraz utanırım. Diğer durak, Waldring paketimi kaybedip, üzerine bana bağıran terzinin olduğu durak. Bir buçuk ay İstanbul’da zorunlu kalışımın ardından, Şubat ayında Bochum’a geldiğimde saat öğleden sonra dört civarıydı. Önce terziye uğrayıp oradan üniversiteye geçmeye karar verdim çünkü paketim bir buçuk aydır o terzideydi. İstanbul’dan mail atmaya çalıştım, birkaç kere telefon açmaya yeltendim, hiçbirinden randımanlı sonuç alamadım. Ve sonunda dışarıda kar yağarken ben bir terzide ağız dalaşındaydım. Paketimi almadan gitmiyorum dediğim için dükkândan kovuldum. Dışarı çıktım, Bochum’da gördüğüm en güzel kar yağıyordu.

Bu şehirle bağımı en iyi Ozu anlatırdı. Yasujirō Ozu, hani şu Tokyo Story’yi çeken, andalığın ve gündeliğin yönetmeni. Ozu, 1903’te Tokyo yakınlarındaki Fukagawa’da doğmuştu; bütün kariyerini Japon aile yapısını, savaş sonrası kentleşmeyi ve değişen kuşak ilişkilerini anlatmak için inşa etti. Ozu’nun sineması, klasik anlatı mantığının tersine işler, olay değil, zaman önemlidir. Kamerasını oturan insanların göz hizasına yerleştirir, bu kadraj düzeyine sinema literatüründe tatami shot denir, Japon evlerinde yer minderi yüksekliğinde oturan birinin bakışıdır bu. Madem bir bilgi paylaştım bunu derli toplu yapmalıyım.

Japon geleneksel yaşamında insanlar tatami adı verilen hasır kaplı zemin üzerinde diz çökerek ya da bağdaş kurarak otururlar. Ozu, karakterleri ayakta değil, günlük hallerinde göstermek istediği için, kamerayı izleyicinin de tatami üzerinde oturduğunu varsayarak ve çok alçak bir tripodla, neredeyse zemin seviyesinde konumlandırır. Şehri yukarıdan ya da panoramik bir açıdan değil, evin içinden, kapının eşiğinden, yemek masasının hizasından çeker. Bu yüzden onun şehirleri her zaman içeridendir; Tokyo da dahil, hiçbir kent Ozu’da modernliğin vitrini değildir. Ozu’nun kamerası sabittir, olanı olduğu gibi kaydeder. Planları neredeyse her zaman gerçek zamana yakındır, onu izlemek beklemek gibidir.

Benim Bochum’u yukarıdan değil, kendi göz hizamdan deneyimliyorum hep, yürüyerek. Universitätsstraße boyunca yürürken yolun iki yanında uzanan, bir yanında cam cephesi sabah ışığını yansıtan Bogestra binasını, öte yanında yıllar önce yapılmış gri apartmanları, aralarda hep aynı biçimde dizilmiş çalıları, otobüs durağının önündeki sarı bankı, uzakta Exzenterhaus’un metal yüzeyinde titreşen sokak lambasını, üniversiteye giden rampanın başında içi loş fırını, hepsini o mesafeden görüyorum rutin sabah yürüyüşlerimde. Ozu’nun oturarak çektiği kadrajın içinde yürüyerek varım. Ama bu sabah değil. Bu sabah beni o çekemezdi; çünkü onun kamerası aceleyi sevmez, tren kaçırabilecek birini değil, trenin ardından kalan boşluğu anlatmayı seçerdi.

Peki, beni bu sabah kim anlatabilir? Hızlı kurguyla, koştura koştura istasyona gidiyorum. Boşluğa yer yok, Youtube programlarının jump cut’larla kesilmiş boşluksuz içerikleri gibi olmalıyım. Hep bildiğim bir ana yolu, Hustadt’ı Herne’ye bağlayan o uzun hattın dört durağını, iki elimde iki koca bavulla, buz gibi bir havada, sabaha karşı yürüyorum. Nefesim havada görünüyor. Sırtım terliyor bu soğukta, çünkü yetişmem lazım. Ve sabaha karşı kimlerle karşılaşabilirim diye korkuyorum. Başıboş bir köpek çetesi, aç ve uykusuz, Almanya’da olmaz ama. Kaldırım kenarında sarhoşlar, onlar istasyon çevresine konuşlanır. Ya yanımda duracak ve beni kaçırmak isteyecek bir araba dolusu kötü insan? Ama beni ne yapacaklar kaçırıp? Hız kesmiyorum, iki bavul belimi ağrıtıyor. Upuzun bir paltom var; adını Leyla koymuştum, arada bavulun tekerleğine takılıyor. Almanya’da başka bir şehirden aldım onu, başka başka şehirleri dolaştım ve Bochum’da bıraktım. Onunla yürüdüğümüz yolları hiçbir harita göstermiyor.

Bu sabah beni Claire Denis çekebilirdi diye geçiriyorum içimden. Çünkü onun kamerası, nabzı kaydeder gibi. Ayakkabılarımın sesi betonda yankılanıyor. Denis burada kamerayı tam arkama koyardı; elde, omuz hizasında, adımlarımın sarsıntısıyla birlikte. Görüntü karanlık, tek tük aydınlanmış sokak lambaları kısılmış. Tekerlekler kaldırıma takıldıkça kamera da sendelerdi. Kurgu hızlı, parçalı, neredeyse bir kovalamacayı andırırdı. Tekerleğin sürtünmesi, uzaktan geçen bir araba sesi, içimde hızla atan kalbimin sesi üst üste binerdi. Kamera bir an önümdeki yola, bir an eldivenimin kenarına, sonra göğsümün yükselip inmesine odaklanırdı.

Claire Denis, 1946’da Paris’te doğmuş ama çocukluğunu Orta Afrika’da, Fransız kolonilerinde geçirmişti; belki bu yüzden hep yabancı gözüyle bakar bulunduğu yerlere. Filmleri, şehirleri bir deri yüzeyi gibi gösterir. Kamera hep bedene yakındır. Vendredi Soir’da Paris’i, trafiğe sıkışmış bir kadın karakterin camdan dışarı baktığı anlarda görürüz; şehir, kadının bedeninden yansıyan bir aynadır. Denis’nin kadrajı hep parçalıdır; şehir hiçbir zaman bütün hâlinde görünmez. Işık, ses, hareket, hepsi kesik kesik, ama duygusal olarak süreklidir. Çünkü o, kenti bir mekân olaraktansa bir ruh hâli olarak çeker.

Kameranın gözü, insan gözünden farklıdır; seçer, ayırır, sınır çizer. Araya bir mercek girdiğinde, artık bakmak sadece görmek değildir. Kamera, bir şehirde yürümekle o şehri görmek arasına giren ince bir filtredir. Hem korur hem ayırır; şehir artık bir yer değil, bir çerçeveye dönüşür. O çerçevenin içinde şimdi ben varım. Oskar-Hofmann-Straße’ye geldim. Nefesim hızlanmış, içimdeki tişört sırılsıklam. Soğukta terlemek, ateşle buz. You know nothing Jon Snow. Tişört üzerimde kalırsa kesin hasta olacağım. Ama iki bavulla, sabahın bu saatinde, nerede tişört değiştirilebilir ki? Düşünüyorum, önce bavulları havalimanında kontuara teslim ederim, sonra değiştiririm. Önce bir havalimanına varayım da. Önce Düsseldorf trenine yetişeyim de. Her şey bir önceye bağlanıyor.

Sabahın o saatinde, 25-30 dakikalık Universitätsstraße yürüyüşünde tek bir insana rastlamadım. İki araba geçti. Hepsi bu. İstasyon kalabalık, işe giden insanlar var. Birinin elinde kahve, ikisinde şapka. Trenin girişindeki koltuklara oturdum. Burası bisiklet yeri, yani görevli gelirse beni kaldırır. Kırk dakika gideceğim, lütfen görevli gelmesin. Elim telefona gidiyor. Gece 12’de ilk mesaj gelmiş, görmemişim: “Doğum günün kutlu olsun.” Tren penceresinden bakınca ağaçlar, evler, ışıklar birbirine karışıyor; hepsi aynı hıza teslim.

Düsseldorf istasyondayım, en sevmediğim yollar hiç hesaba katılmamış olanlar. Mesela şimdi havaalanına gitmek için yine trene binmem gerekiyor ama bu kısa tren yolculuğunun adı nedense planı anlatırken geçmiyor. Yaklaşık iki ay sonra kesin dönüş yaparken yine bu yolu yapacağımı düşünerek hüzünleniyorum. İki bavulla zor olan bu yol, 5 bavulla daha da zor olacak. Oysa bilmediğim şey, o tarihte trenlerde grev olacağı, benim şehrimden havaalanına yalnızca tek bir seferin çalışacağı, 45 dakika sürmesi gereken yolun dört tren değiştirerek üç saate yakın süreceği ve bu yolculukların tümünde tıklım tıklım dolu vagonlarda seyahat edeceğimiz. Gelecekten tek iyi haber bavullarımla ilgili; trenler o kadar kalabalıktı ki, devrilmeye fırsat bulamadılar.

Henri Lefebvre’e göre mekân hazır bir yer değildir; ancak kullanıldıkça, kat edildikçe var olur. Bu yüzden harita ile yaşanan hiçbir zaman denk düşmez.

Alana giden tren bir durak, ardından hava treni var…. derken terminale vardım. Bavullar kontuara teslim, şimdi kendime ait bir buçuk saatim var ve ardından İstanbul’da yeniden bavulları al, metroya in, inince taksi bul çilesi başlayacak ve yeniden bir eve varacağım. Ev, geri dönülen yerden çok, dönme ihtiyacının kendisi. Ama bugün alanda kendine bir kahve ısmarlamaya ne dersin Aslı? Hem de bütün bu olanları da unutmadan not etmiş olursun? Virginia Woolf’un dediği gibi, “Yaşam dediğimiz şey, çok fazla bir şey değil, ama onu yazmak, hâlâ en iyi kutlama biçimi.”


© T24