menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ABD-İsrail Müdahalesi ve İran’ın Stratejik Direnci

52 0
06.03.2026

28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail, İran’a kapsamlı bir askeri saldırı başlattı. İlk aşamada, Venezuela örneğine benzer şekilde, İran’ın internet, iletişim ve enerji altyapısı yoğun siber saldırılarla felce uğratıldı. Ardından insansız hava araçlarıyla radar sistemleri ve füze fırlatma platformları hedef alındı. Sonraki aşamada F-35 savaş uçakları, B-2 bombardıman uçakları, Tomahawk seyir füzeleri ve bunker delici bombalar devreye sokuldu. ABD füze altyapısını vururken, İsrail siyasi ve askeri liderleri tasfiye etmeye odaklandı.

Operasyonun gündüz vakti başlatılması, İran liderliğini hazırlıksız yakalamayı hedefleyen psikolojik bir manevra olarak değerlendirildi. Önceki savaşlarda saldırılar genellikle şafak vakti nükleer tesislere yönelmişken, bu kez saat 08.00’de başlatıldı. Tahran, İsfahan, Kum, Tebriz, Buşehr, Bender Abbas ve Şiraz gibi şehirler ağır bombardımana maruz kaldı. En kritik hedef, 86 yaşındaki Hamaney’in ikamet ve çalışma kompleksi oldu. Pezeşkiyan’ın ofisi ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi binası da vuruldu. Devrim Muhafızları karargâhı ve istihbarat müdürlüğü sistematik biçimde hedef alındı.

Yapılan saldırılar yalnızca askeri kapasiteyi değil, rejimin ideolojik ve idari merkezini de hedef aldı; operasyon “Baş Kesme Stratejisi” olarak tanımlandı. Amaç, İran’ın füze kapasitesini felce uğratmak ve rejimin merkezini çökertmekti.

İran’ın karşı saldırısı, önceden planlanan “Sadık Vaat Operasyonu” kapsamında gerçekleştirilmiş; önceki dönemlerden farklı olarak operasyon, genişletilmiş ve neredeyse sınırsız bir hedef setine dayandırılmıştır. Operasyon kapsamında yoğun balistik füzeler, seyir füzeleri ve intihar dronları Tel Aviv, Kudüs ve Batı Şeria’daki yerleşim bölgelerini hedef almıştır. Bununla birlikte, ABD’nin bölgedeki askeri varlığına yönelik saldırılar da gerçekleştirilmiştir: Bahreyn’deki 5. Filo, Katar’daki Al-Udeid Üssü, Abu Dabi’deki Zafra Üssü, Kuveyt’teki Ali Salem Üssü ve Ürdün’deki Muwaffaq Salti Üssü doğrudan hedef alınmıştır. İran, bu stratejiyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yaymak, ABD kamuoyunu ve Körfez ülkelerini baskı altına almak istiyor.

Bu süreçte ABD’nin beklentisi, iletişim ağlarının çökmesi ve Devrim Muhafızları’nın dağılması yönündeydi; ancak merkezi olmayan komuta yapısı sayesinde İran, saldırıdan yalnızca iki saat sonra karşı saldırı harekâtı başlatabilmiştir. Bu gelişme, İran’ın askeri altyapısının hâlen sağlam olduğunu ve geniş ölçekli misilleme kapasitesine sahip bulunduğunu göstermektedir. Böylece, ABD’nin “baş kesme” stratejisi fiilen başarısızlığa uğramıştır.

Burada ABD’nin “En yüksek dini lider vurulursa rejim çöker” yaklaşımı aşırı derecede indirgemeci görünmektedir. En yüksek dini lider, İran’daki hiyerarşide hem siyasi hem dini bakımdan merkezi bir figürdür. Şii düşüncesinde velayet teorisi, gaybî imamı temsil eden fakih anlayışı ve devrim sonrası kurulan yapı, liderliği sistemin ana ekseni haline getirmiştir. Buna rağmen İran bütünüyle tek kişiye indirgenmiş bir yapı değildir. Kurumlara, ideolojik çerçeveye ve örgütsel sürekliliğe dayanan bir sistem söz konusudur. Bu nedenle bir ismin ortadan kaldırılmasıyla sistemin Venezuela benzeri bir hızla çökmesi beklenmez. Ancak saldırılar sürer, kadrolar sistematik biçimde tasfiye edilir ve yapı içeriden boşaltılırsa daha ileri bir aşamada çözülme ihtimali doğabilir. Bu ihtimal “şimdi” için değil, sürecin derinleşmesi halinde söz konusu olabilir.

Caydırıcılığın Çöküşü ve Bölgesel Etkiler

28 Şubat saldırıları, yalnızca askeri bir çatışma değil; bölgedeki onlarca yıllık diplomatik ve askeri caydırıcılık dengelerinin kırılma anı olarak değerlendirilebilir. İran enerji koridorlarını fiilen rehine alarak, herhangi bir saldırının tüm Körfez’in ve küresel istikrarın sarsılması anlamına geldiğini gösterdi. Hürmüz Boğazı’nın kapanması, sivil havacılığın durması ve küresel piyasaların dalgalanması, sürecin kritik göstergeleri oldu. Arap ülkeleri açık bir savaş sahasına dönüştü; ağır bombardımanlar hem sivil hem askeri kayıplara yol açtı.

Gelişmeler ya bölgenin stratejik haritasını yeniden şekillendirecek ya da dünyayı uzun süreli bir yıpratma savaşının belirsizliğine sürükleyecektir. Bu bağlamda, yalnızca bölgesel güvenlik değil küresel istikrar da tehdit altındadır.  Yeni liderlik, önceki yönetimden farklı olarak daha açık bir çatışma stratejisi izleyebilir; bu da bölgeyi ağır silahların kullanıldığı, kan ve gözyaşıyla dolu bir sürece sürükleyebilir.

ABD’nin İran’ı Özgürleştirme Vadi

Trump, İran vatandaşlarına bombardıman sırasında evlerinde kalmalarını, sonrasında ise hükümeti ele geçirmelerini telkin etmiş; operasyonu “özgürlüğü elde etmek için tek fırsat” olarak nitelendirmiştir. Ancak yakın tarihte Ortadoğu’da yaşanan olaylar, Amerikan uçaklarının hiçbir zaman bu coğrafyada yaşayan halklara özgürlük getirmediğine dair örneklerle doludur. Irak örneği ortadadır. ABD müdahalesi Irak’a demokrasi getirmedi; aksine mezhepsel yapılar, milis güçler ve parçalı bir siyasal düzen ortaya çıktı. Dolayısıyla dış askeri müdahalenin özgürlük getireceği iddiası tarihsel olarak doğru değildir.

1953 yılında Muhammed Musaddık petrolü millîleştirmeye ve egemenliği güçlendirmeye çalıştığında, İngiliz ve Amerikan istihbaratının desteğiyle gerçekleştirilen bir darbeyle devrildi. Musaddık’ın temel suçu petrolü millîleştirmekti. Bu olay, Batı’nın bölgeye demokrasi perspektifiyle değil çıkar perspektifiyle yaklaştığının somut örneklerinden biridir.

ABD’nin Orta Doğu’ya bakışı enerji hatları, madenler ve stratejik çıkarlar üzerinden şekillenmektedir. Harita açıldığında görülen şey demokrasi değil; enerji koridorları, petrol hatları ve jeopolitik geçiş noktalarıdır. Uluslararası hukukun ihlal edilmesi bu çerçevede olağan hale gelmektedir.

ABD-İsrail Planının Aşamaları

Savaşın ilk 24 saatinde Amerikan-İsrail planının ana hatları ortaya çıkmıştır. Hamaney’in öldürülmesi Trump için büyük bir başarı olarak görülse de rejimin tamamen devrilmesi gerçekleşmemiştir. İlk aşama, İran’ın siyasi ve askeri liderliğini aynı anda etkisiz hale getirmekti; bu başarısızlık ABD’yi ikinci aşamaya geçmeye zorlamıştır. İkinci aşama İran’ın hava savunma sistemlerinin, radarlarının ve güvenlik tesislerinin hedef alınması; üçüncü aşama: İç kriz yaratmak, protestoları körüklemek ve “beşinci kol” unsurlarını devreye sokmak; dördüncü aşama: ABD özel kuvvetlerinin Azerbaycan veya Türkmenistan üzerinden İran’a girerek devlet tesislerini kontrol altına alması ve eski Şah’ın oğlunun geçici lider olarak atanması.

Ancak Trump’ın bu süreci dört gün içinde tamamlama konusundaki hedefleri başarısızlık ile sonuçlanmıştır. Zira İran bu senaryolara karşı hazırlık yapmıştır. Liderlik listeleri önceden belirlenmiş, olası suikastlara karşı alternatif planlar hazırlanmıştır. İlaveten ABD ve İsrail’in planları başarıyla uygulanmış olsa bile bölgesel güvenliğin sağlanması mümkün değildir; çünkü İran rejimi geniş bir toplumsal tabana ve güçlü ideolojik desteğe sahiptir.

İran Savaşı ve Yanlış Hesaplama Tartışmaları

Eski Amerikan istihbarat subayı Scott Ritter, Aljazeera televizyonunda katıldığı bir programda ABD-İsrail ittifakının İran’a yönelik askeri operasyonlarını değerlendirmiştir. Ritter’e göre bu savaş, açık bir stratejik yanlış hesaplamanın ürünüdür. ABD’nin temel hedefi rejim değişikliğiydi; Ayetullah Ali Hamaney’in suikastı bu planın merkezinde yer alıyordu. Ancak Hamaney’in öldürülmesi İran devlet yapısının çökmesine yol açmamış, anayasal düzen işlerliğini korumuş ve halk rejim etrafında kenetlenmiştir. Dolayısıyla beklenen rejim değişikliği gerçekleşmemiştir.

Saldırılar sırasında Hamaney’in yanı sıra ailesinden bazı kişilerin hayatını kaybetmesi büyük bir trajedi olarak........

© Stratejik Düşünce Enstitüsü