menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Her çocuk fark edilmek ister

32 0
23.04.2026

Ezizim eziz, terbiyesi ondan da eziz…

(Çocuk Azizdir ancak terbiyesi daha azizdir.)

İç acıtıcı günlerden geçiyoruz.

Önce Şanlıurfa’da ardından Gaziantep’te yaşanan kanlı saldırılar…

Üstelik bunların çocuklar tarafından yapılmış olması, daha da kahredici.

Millet olarak hiç beklemediğimiz yerden yara aldık.

Sağlı sollu yumruk yemiş boksör gibi abandone (yarı nakavt) olduk hepimiz.

ÖNCE AİLE, SONRA DİĞER HER ŞEY

Günlerdir eğitimcileri, uzmanları dinliyorum. Ama en yalın cümle annemden geldi.

‘Aileler çocuklarına sahip çıkacak önce, her şeyi devletin boynuna yıkmamak lazım oğul. Elbette devletin görevleri ama önce aile’ vurgusu yaptı sevgili anam.

Benim çocukluğumdan beri kulağımda olan bir başka sözünü de hatırlattı:

‘Çocuk Azizdir ancak terbiyesi daha azizdir.’

Bu söz, ilk bakışta sert gibi görünebilir ancak sevgi ile sorumluluk arasındaki derin dengeyi anlatan nefis bir ifade.

TERBİYE: SEVGİ İLE SINIR ARASINDAKİ DENGE

“Çocuk azizdir” kısmı, çocuğun değerini teslim eder.

Eskiler kız çocuklarına kerime erkek çocuklarına da mahdum diye hitap ederdi.

Her iki kelime de duygusal olarak ‘Göz bebeği’ne yakın bir anlam taşır.

Çocuk, korunup kollanması, incitilmemesi gereken, saf ve kıymetli bir varlık.

“Asıl aziz olan terbiyesidir” işin zor kısmıdır.

Terbiye, çoğu zaman maalesef yanlış anlaşılır.

Disiplin denince akla ilk korku gelir.

Oysa gerçek terbiye; çocuğun karakterini inşa etme sürecidir.

Sınır koymaktır ama sevgiyi geri çekmeden.

Yol göstermektir ama kişiliğini ezmeden.

Rehberlik etmektir ama özgürlüğünü yok etmeden.

Kısacası terbiye, çocuğu “itaatkâr” yapmak değil; onu “doğruyu kendi iradesiyle seçebilen” bir birey haline getirmektir.

İKİ UÇ: AŞIRI SERBESTLİK VE AŞIRI BASKI

13 Ocak’ta yarı yıl tatili öncesi, Tesellisiz sorumluluk, sorumluluksuz teselli başlıklı yazımda, insanı merkeze alan denge arayışı notlarımı paylaşmıştım sizlerle.

Bugün gelinen noktada çocukları ya aşırı serbest bırakıyoruz ya da aşırı kontrol etmeye çalışıyoruz.

Uzmanlara göre her iki uç da aynı sonuca çıkar: Kimlik problemi yaşayan bireyler.

Sınır görmeyen çocuk, dünyayı sınırsız zanneder.

Bu duyguya en çok bilgisayar oyunlarında kapılıyor evlatlarımız.

Araba yarışlarından tutun, silahlı oyunlara kadar.

Diğer uçta da durum kritik.

Sürekli baskı gören çocuk ise ya içine kapanıyor ya da bir gün patlıyor.

Hem kendini hem de çevresindekileri yok etme pahasına.

Sevgi görmüş ama yönlendirilmemiş çocuk da, disiplin görmüş ama sevgi hissetmemiş çocuk da aynı riskin içindedir.

Terbiye dediğimiz şey; çocuğa sadece ne yapması gerektiğini öğretmek değildir ki, ne yapmaması gerektiğini de öğretmektir.

Ama bunu yaparken nedenleri de çok iyi anlatılmalıdır.

Sebep-sonuç kurabilen çocuk, öfkesini de yönetir, hayal kırıklığını da.

HER ÇOCUK FARK EDİLMEK İSTER

Eğitimcilerin ortak cümlesi şu: HER ÇOCUK FARK EDİLMEK İSTER.

Bu, bir kapris olmadığı gibi şımarıklık da değildir.

İnsan olmanın en temel ihtiyacıdır; görülmek, duyulmak, anlaşılmak…

Bir çocuğun dünyasında bunlar yoksa, geriye çoğu zaman sessizlik kalır.

Ve o sessizlik, sandığımız kadar masum olmayabilir.

GÖRÜLMEYEN ÇOCUKLARIN SESSİZ ÇIĞLIĞI

Okullarda yaşanan şiddet olayları, katliam boyutuna varan trajediler, yalnızca “bireysel sapkınlık” ya da “anlık öfke patlaması” olarak açıklanamayacak kadar derin.

Bu çocuklar, bir sabah uyanıp aniden canavarlaşmıyor.

Uzun süre görülmeyen, duyulmayan ve biriktiren bireyler olarak karşımıza çıkıyorlar.

Son yaşadıklarımız, toplum olarak çocukların sesini duymakta başarısız olduğumuzun göstergesidir.

Eğitim sistemi, doğası gereği ölçer, sıralar ve eleyerek ilerler. Ancak ölçemediği bir şeyler de var.

Bir çocuğun iç dünyası…

Bir öğrencinin not ortalamasını kolayca görebilirsiniz ama içindeki öfkeyi, kırgınlığı ya da değersizlik hissini bir karnede bulamazsınız.

Şunu idrak etmemiz gerekiyor.

Bir çocuğun fark edilme ihtiyacı, sadece başarıyla ilgili değildir.

Yüksek notlar almak, yarışmalar kazanmak ya da “örnek öğrenci” olmak üzerinden görülmek, aslında çok dar bir çerçevedir.

Peki ya sessiz olanlar?

Arka sırada oturanlar?

Hiç sorun çıkarmadığı için “iyi çocuk” ilan edilenler?

Bu yüzden okullar sadece bilgi aktaran kurumlar değil, aynı zamanda duygusal güvenlik alanları olmak zorundadır.

Ama ne yazık ki çoğu zaman bu alan yeterince inşa edilemiyor.

Aileler de bu tablonun dışında değil.

Yoğunluk, ekonomik kaygılar, kendi hayat mücadeleleri derken çocukla kurulan ilişki çoğu zaman yüzeyde kalıyor.

Bu iki kelimelik diyalog, aslında koca bir kopuşun özeti olabilir.

Çünkü çocuk anlatmayı bırakmışsa, bilin ki dinlenmediğini öğrenmiştir.

Elbette şiddetin hiçbir gerekçesi olamaz.

Ama şiddeti anlamaya çalışmak, onu meşrulaştırmak değildir.

Aksine, tekrar etmesini önlemenin etkin........

© Sözcü