Bir vize hikayesi de benden!
Sevgili okurlarım, Ankara’daki ABD büyükelçiliği AKP eski milletvekili Mehmet Metiner’e vize vermemiş! Bunun üzerine bizim anlı şanlı Dışişleri Bakanlığı devreye girip durumu ABD’ye resmen sormuş, vizenin verilmesini istirham etmiş! Hiç merak etmesinler çok yakında verilecektir.
Yazıda geçen ifadeler çok ilginç! Dünkü Sözcü’de okumuşsunuzdur, yalvarışlarla dolu dört satırlık yazıda iki kez “saygılarımızı sunarız” bir kez de “şeref duyarız” ifadesi geçiyor.
Geçmiş yıllarda ben de bir vize hikayesi yaşamıştım ama arkamda ne Dışişleri Bakanlığı vardı ne de başkaları!.. Çünkü ben küçük bir devlet memuru idim, hepsi o kadar!
Bu olayı Önce İnsanım Sonra Gazeteci isimli kitabımda yıllar önce bakın nasıl anlatmıştım:
“...Planlama’dan kovulduktan sonra Maliye Bakanlığında çalışmaya devam ediyorum. ABD tarafından finanse edilen ‘Program Bütçe’ uygulaması için bazı arkadaşlarımızı ABD’ye gönderiyorlar. Orada New York eyaletinde bu tür bir bütçe uygulanıyormuş. Bizler de bunu öğreneceğiz. Bütün masrafları ve oradaki harcamaları ABD karşılıyor. Sonunda bana da sıra geldi. Biz üç arkadaş gideceğiz. Pasaportlarımızı ve diğer belgeleri hazırladık.
Şubat 1971. Üç arkadaş aramızda iş bölümü yaptık. Pasaportlar Ankara’daki ABD Büyükelçiliğine vize için verilmiş. Ben pasaportları almaya gittim. Beni elçiliğin alt katında bir yere indirdiler. Orada karşıma dev gibi, sonradan adının Bobby Walter olduğunu öğrendiğim bir zenci çıktı, beni karşısına oturttu ve İngilizce olarak sormaya başladı:
“ODTÜ mezunusun değil mi?”
“Orada öğrenci derneği başkanlığı yaptın mı?”
“Açık oturumlar, toplantılar düzenledin mi?”
Amerikalı görevli anlaşılan bir şeylerden kuşkulanmıştı. Ya elinde benimle ilgili bazı belge ve bilgiler vardı ya da gereksiz yere işgüzarlık yapıyordu. O günlerde ODTÜ “sakıncalı üniversite” olmuştu. Mezunlarının ve öğrencilerinin çoğu sol görüşlüydü. Amerikalı görevli sorgu dozunu giderek arttırıyordu:
“Komünistlerle ilişkin var mı?”
“Bakın, ben Türk devletinin memuruyum. Bana böyle sorular soramazsınız.”
“Burası Amerikan toprağıdır. İstediğimi sorarım ve sen de cevap vermek zorundasın. Sen benim ülkeme gitmek için vize istiyorsun. Söyle bana, komünist misin?”
Vay be, herif beni azarlamaya başlamıştı. Feci asabım bozuldu ve ben de ona bağırmaya başladım. Kendisinin hiçbir sorusuna cevap vermek zorunda olmadığımı söyledim.
Aslında komünist falan değildim ama komünist olmadığımı bu herife söylersem küçük düşerdim. Onun karşısında sanki hesap veriyormuş gibi olurdum. Ben orada Türk devletinin bir görevlisiydim.
Tartışmamız bağırıp çağırmaya dönüştü. Elçilikte görevli personelin yanımıza koştuğunu hatırlıyorum. Biraz da bundan cesaret alarak elimdeki belgeleri ve kağıtları Amerikalı’nın suratına fırlattım.
Zenci yerinden kalktı, bana ters ters baktı ve elindeki pasaportumu benim kafamın üzerinden karşı duvara fırlattı, Yani Türk devletinin pasaportunu...
“ABD sana ve senin gibilere vize vermez. Senin gibilere bizim kapımız kapalıdır. Haydi şimdi burayı terk et ve evine git.”
“Size vize için ben başvurmadım. Beni görevli gönderdikleri için Amerika’ya gidecektim. Ama bu pasaportu sen duvara fırlatamazsın. Ben sana bunu sorarım.”
“Cehenneme git. Defol.”
Bir sürü kişinin ortasında büyük bir hakarete uğramıştım. Daha doğrusu, benim kişiliğimde devlete hakaret edilmişti. Pasaportumu yerden aldım ve çekip gittim. Elim ayağım titriyordu. Bobby Walter denilen o adamı orada öldürebilirdim.
O hırsla Bakanlığa gittim. Derdimi anlatacak bir “büyük” arıyordum. Saat 14.00 olmuştu. Ortada kimse yoktu. Müsteşar Yardımcısı Tayyar Emre’nin odasında olduğunu söylediler. Odaya doğru yöneldim. Hemen önümden odacı dört kahve getiriyordu. Odacı çıktı, ben girdim. Tayyar Emre’yi ilk kez görüyordum. Yanında arkadaşları vardı. İlk gözüme çarpan, uzun parmakları ve uzun tırnakları oldu. O heyecanla söze girdim ve uğradığım hakareti anlatmaya başladım. Henüz birkaç cümle söylemiştim ki yüzünü ekşitti:
“Sen devlet memuru musun?”
“Evet efendim, Bütçede çalışıyorum.”
“Çık dışarı, çık dışarı bakayım. Önce memur olmasını öğren.”
Artık asabım iyice bozulmuştu. Bağırmaya başladım:
“Nesini öğreneceğim devlet memuru olmanın? Ne diyorsunuz siz beyefendi? Benim şahsımda devlete hakaret ettiler. Benim pasaportumu yere attılar.”
“Çık dışarı bakayım. Ceketinin önünü iliklemeyi öğren önce. Git derdini kendi genel müdürüne anlat. Çık dışarı.”
Adamcağızın yüzüne ters ters bakıp dışarı çıktım. Tayyar Bey böyle işlerden anlayacak adam değildi. Ama ben de çaresizdim. Kime başvuracaktım? Koridorda hırsımdan ağlamaya başladım.
Aklıma Hazine Genel Müdürü Mahir Ablum’a gitmek geldi. Kendisi bir tanıdığımızın yakınıydı. Durumu kendisine anlattım. “Sen hiç merak etme. Gerçekten çirkin bir olay olmuş. Ben onlara yazı yazıp durumu resmen sorarım. Şimdi git ve sakinleş” dedi. Gerçekten de Mahir Ablum, Amerikan AID teşkilatına bir yazı yazıp bana niçin vize verilmdiğini sormuş. Haftalar sonra gelen cevabın bir fotokopisini bana verdi. Cevapta “Emin Çölaşan’a zaman yokluğu nedeniyle vize verilememiştir” deniliyordu.
Vay canına! Koskoca ABD, küçücük devlet memuru Emin Çölaşan için resmen yalan söylüyordu. Doğrusu çok şaşırdım. Sonra bu konuyu kendi kendime çok düşündüm. Amerika’ya gidebilmek uğruna ben o büyükelçilik görevlisinin “Komünist misin?” gibi sorularına “Valla billa değilim. İnanmazsanız beni tanıyanlara sorun” gibisine yalakça cevaplar verseydim herhalde yaşadığım sürece kendimi affetmezdim. Ne o gün, ne de başka bir zaman hiç kimsenin karşısında bu duruma düşmedim.
Evet, koskoca ABD’nin ülkesine giriş izni vermediği ilk, belki de son devlet memuru ben olmuştum. O günden sonra da bu ülkeye gitmek için herhangi bir girişimim olmadı.
Aradan yedi-sekiz ay geçti. 1971 Eylül ayında Akdeniz oyunlarını izlemek için İzmir’e gidiyordum. ODTÜ’den tarih hocam olan rahmetli Prof. Dr. Yuluğ Tekin Kurat’la aynı otobüsteydim. Kurat, yolculuk sırasında bana çok ilginç bir şey fısıldadı:
“Yahu Emin, geçenlerde Amerika’ya gitmiştim. Orada bir Amerikalı profesör bana senin ismini vererek çok azılı bir komünist olduğunu, ODTÜ’de düzenlediğin toplantılar ve açıkoturumlarla öğrenci kitlesini uyandırdığını söyledi.”
Hocama bu adamın kim olduğunu sordum. Türkiye’de falan hiç bulunmamış. Ama nasıl oluyorsa beni ismimle tanıyor. Hem de taa oralardan!... “Vay canına, ben amma da meşhur olmuşum” diye düşündüm!
ABD büyükelçiliğinde beni sorgulamaya kalkışan görevli bunu elbette ki babasının hayrına yapmamıştı. Demek ki bu adamların büyükelçilikte ve CIA merkezindeki bilgisayarlarında nice Türk vatandaşının da fişleri vardı!”
Benim kitabımda anlattığım vize hikayem işte bu kadarcık efendim!
