ÇELİK HUDUT
Bazı silahlar vardır; ateşlenmeden tarih yazar. Bazı kararlar da vardır ki, bir devletin bağımsızlık hudutlarını laboratuvar hassasiyetiyle ölçerken, o ülkenin evlatlarına bırakacağı geleceğin rengini belirler.
Bugün S-400 meselesi, hangarlarda mühürlenmiş çelik bir hava savunma bataryası tartışması olmaktan çoktan çıkmıştır. Karşımızdaki tablo; Türkiye’nin Soğuk Savaş’tan kalma köhne güvenlik ezberleri ile çok kutuplu yeni dünya düzeninin acımasız pragmatizmi arasında verdiği en çetin devlet aklı sınavıdır. Çünkü bugün tartışılan şey bir füzenin teknik koordinatları veya hangi depoda çürüyeceği değil; Ankara’nın önümüzdeki yarım asır boyunca hangi küresel mimarinin içinde, nasıl bir haysiyet ve egemenlik tanımıyla ayakta kalacağıdır.
CAATSA sadece hukuki bir yaptırım metni değildir; Pentagon ve Kongre koridorlarında, kendi kaderini tayin etmek isteyen milletleri ehlileştirmek için tasarlanmış jeopolitik bir terbiye kaldıracıdır. S-400 ise yalnızca bir füze sistemi değildir; Moskova ile Washington arasındaki küresel güç savaşında, Türkiye’nin "Ben de varım" çığlığının sınırlarını test eden mukaddes bir turnusol kağıdıdır. Madalyonun diğer yüzündeki F-35 ise artık sadece radar görünmezliğine sahip beşinci nesil bir savaş uçağı teknolojisi değildir. O; gökyüzündeki ağ merkezli savaş konseptinin, Batı ittifakı içindeki dijital entegrasyonun ve parasını ödediğimiz halde kapısında bekletildiğimiz bir gurur yarasının adıdır.
Karşımızdaki kördüğüm teknik değildir. Mesele bütünüyle stratejiktir, derindir ve her stratejik hamle, bugünün günübirlik diplomatik manevralarını aşarak gelecek nesillerin güvenlik şemsiyesini, yani çocuklarımızın yarın güvenle uyanacağı gökyüzünü inşa eder. Carl von Clausewitz’in o klasikleşmiş tespitiyle, “Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır.” Ancak 21. yüzyılın sessiz ve soğuk cephelerinde savaş artık sadece tankların palet sesleriyle değil; mikroçip ambargolarıyla, motor tedarik zincirlerinin sinsice kesilmesiyle ve teknoloji transferi yasaklarıyla, yani bir ulusun damarlarını kurutarak yürütülüyor. Türkiye tam da bu asimetrik ablukanın ortasında, insanı ruhen de yoran keskin bir zamanlama paradoksu yaşıyor. Ankara’da bugün kulislerde fısıldanan o formüller S-400’lerin Körfez’e devri, İncirlik’te NATO denetimli pasifizasyonu ya da ünitelerin birbirinden koparılarak işlevsiz bırakılması aslında tek bir amaca hizmet ediyor. Zaman satın almak.
Ancak devletler zaman satın alırken, o zaman dilimini neyle doldurduklarına bakmak zorundadır. Realist jeopolitikte vizyon, hamasetle değil envanter takvimi hissinin gerçekliğiyle ölçülür. Türkiye, uzun........
