Muhafız devletin hibrit rejimi
31 Mart yerel seçimleri, yalnızca bir belediye seçimi değildi. O gün sandıktan çıkan sonuç, Türkiye’de geniş halk kesimlerinin iktidara biriken öfkesinin açık ifadesiydi. İşçi, işsiz, emekli, memur, küçük esnaf, gençler ve geleceği çalınmış milyonlar, sadece oy kullanmadı; aynı zamanda “artık yeter” dedi ve AKP'yi sandığa gömdü. CHP'nin çiçeği burnunda yönetimi, o gün Türkiye haritasının kırmızıya boyanmasını kendi kara kaş ve gözlerinin hatırına olarak yorumlama eğilimi gösterse de gerçek, AKP’nin yıllardır sürdürdüğü siyasi ve ekonomik düzenin toplum nezdinde yaşadığı ağır meşruiyet kaybının yerel seçimleri fırsat bilerek ayyuka çıkmasıydı (iktidar seçmeninin mesaj vermek için yerel seçimleri seçiyor olması artık bilinen bir mefhum olsa gerek).
Fakat muhalefet, özellikle de ana muhalefet, bu tarihsel momenti doğru okuyamadı. Yerel seçimlerin hemen ardından yapılması gereken şey, halkın ortaya koyduğu iradeyi genel siyasete taşımak, iktidarı erken seçim baskısı altında bırakmak, meydanları ve toplumsal muhalefeti büyütmekti. Bunun yerine “erken seçim istemeyeceğiz” çizgisine savrulundu. İktidarla müzakere, normalleşme, yumuşama gibi beklentiler öne çıktı. Oysa Türkiye gibi ağır bir ekonomik ve siyasal kriz içindeki bir ülkede, halkın açlık, borç ve güvencesizlik içinde verdiği mesajı yumuşama siyasetiyle karşılamak, en hafif tabirle, sandığın söylediğini eksik anlamaktı. Bu konuda Özgür Özel ve parti yönetimini, yerel seçimlerden yalnızca birkaç gün sonra, 14 Nisan 2024 tarihli ‘Hemen Seçim’ ve 18 Ocak 2025 tarihli ‘Özgür Özel neden başarısız ve ne yapılmalı?’ başlıklı yazılarımda açıkça uyarmıştım. O yazılarda, erken seçim için mücadele edilmesi gerektiğini, müzakere ve yumuşama siyasetinin ise tünelin ucundaki ışığı karartacağını söylemiştim. Gerçekten de, 1 Nisan sabahı ülkeye hakim olan enerji ve umut havası bugün çok uzak bir geçmişe ait gibi görünüyor...
Bugün gelinen noktada yaşanan tablo, o yanlış tercihin doğal bir sonucudur. Aradan iki yıl geçtikten sonra şimdi aynı siyasi çizginin “hiç olmazsa ara seçim” arayışına yönelmesi, aslında kaçırılan fırsatın gecikmiş kabulünden başka bir şey değildir. Siyaset bazen insana en sert dersi zamanla verir, dün elinin tersiyle ittiğin toplumsal enerjiye bugün dönüp yeniden ihtiyaç duyarsın. Şimdi yaşanan tam olarak budur.
Burada mesele yalnızca yapılan taktik hata da değil; daha derinde, daha yapısal bir sorun var: Genelde düzenin muhalefeti özelde CHP yönetimi (ya da büyük bir bölümü), ne Türkiye’nin içinden geçtiği rejim krizini doğru kavrayabiliyor, ne de bu krizden çıkış için gerekli siyasal hattı kurabilecek kapasiteye sahip gibi görünüyor. Bu bağlamda, düzeni kökten değiştirmek isteyenleri bir tarafa bırakarak devam edecek olursak, Özgür Özel ile parti yönetimine önerim, diğer her şeyi bir kenara koyup, iki konudaki kafa karışıklıklarını ve zihinsel dağınıklıklarını gidermek için destek almaları: Birincisi Cumhuriyeti kuran partinin ve kurucusunun neyi niye yaptığından yola çıkılarak, partinin bugünkü tarihsel işlevi nedir, ne olmalıdır? İkincisi ve ülkenin içinde bulunduğu çözülme halinin anlaşılabilmesi için daha önemlisi, devlet nedir, kimin için işler, ekonomi politikası kimin çıkarına göre şekillenir ya da şekillenmelidir?
Okuyucuyu bıktıracak sıklıkta yazdığım üzere, Erdoğan dönemini anlamak ve rejimiyle mücadele etmek için sadece Erdoğan’a bakmak yetmez. Onu mümkün kılan sınıfsal zemini, rejim biçimini ve devlet aklını da görmek gerekir. Çünkü Türkiye’de ve tarihsel olarak bu coğrafyada uzun zamandır işleyen bir muhafız devlet refleksi; yani devleti toplumun üstünde gören, yurttaşı denetlenecek bir unsur sayan, hak ve özgürlükleri de her fırsatta “devletin bekası” gerekçesiyle sınırlamaya hazır bir çekirdek akıl var.
Muhafız devlet kavramı Türkiye'ye özel bir şey........
