Çok alametler belirdi
“Kıyamet alâmetleri” biçimiyle dilimize yerleşmiştir. Nâzım Hikmet de “Kıyamet Sureleri” şiirlerinin birincisine “Alâmetler Suresi” başlığını verip,
“Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır. Haram sevaboldu, sevap haramdır.(…)Duyuldu uykusundan uyandığı,zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin.”
mısralarını dizerken hem insanlığın içinde bulunduğu kaotik duruma hem de bu ortamda devrimin kaçınılmazlığına vurgu yapmak ister.
Bugünlerde yeniden gündemdedir. Sadece emperyalizmin kışkırttığı bölgesel savaşların çığrından çıkma potansiyelleri ve ABD/NATO azgınlığının nükleer savaş dahil her türlü melaneti üretebilme ve çapsız yerel siyasetçileri peşinden sürükleme kapasitesi bakımından değil. Uzun erimde, eğer kapitalizm aşılamazsa, antroposen çağının (ki sanayi yani kapitalizm çağıyla başlar) dünyayı yeni bir yokoluş eşiğine taşımasının iyice hızlanması bakımından da…
Uzun zamandır vurguluyor olmakla birlikte bir önceki (17 Mart 2026 tarihli) yazımızı bilhassa şöyle bağlamıştık: “AKP döneminde olduğu kadar hiçbir dönemde ülke bağımsızlığı pazarlık konusu yapılmamıştır. Yıkımın en tahripkâr olduğu ve olabileceği alan da burasıdır. ABD emperyalizminin iyice saldırganlaştığı, buna karşılık içerdeki dinci sermaye iktidarının ekonomik/finansal/siyasi/ideolojik bütün zaaflarının “ipliğinin pazara çıktığı” bir dönemde, ülkenin istenmeyen dış askeri angajmanlara sürüklenme riski kaygı verici düzeylerde artmaktadır”.
Sonuçları görmek için fazla beklemek gerekmedi. Fikri takip sahibi/iz sürücü değerli gazeteci dostumuz Barış Terkoğlu’nun erkenden ülke gündemine taşıdığı “Türkiye’de yeni bir NATO kolordusu kurulması” haberi tam da bunun habercisiydi. Boğazlara ve Adana’ya konuşlandırılacak bu NATO gücünün, Karadeniz’den Ortadoğu’ya kadar ABD/NATO saldırganlığının ileri mevzilerini oluşturacağı ve her türlü provokasyonu üretme kabiliyeti yanında Montrö’yü nihayet delebilmek için de bir paravan olacağı çok açıktı. Dolayısıyla Trump’ın tam da bugünlerde Erdoğan ve Türkiye övgüsü boşuna değildi. Elbette bunun arkasında Türkiye’deki sermaye iktidarının İran ve Filistin karşıtı saflaşmaya Arap ülkeleri ve İsrail yanında gönüllü katılımının da payı vardı.
Sünni teokratik despotizmin kaçınılmaz uğrak noktası: Emperyalizme bağımlılık
soL Haber’de 3 Mart 2026 tarihli yazımızda 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinin bazı sonuçlarını saymıştık. Bir kere, savaş tezkeresinin 1 Mart’ta reddedilmesi 20 Mart 2003 tarihi itibariyle yeni bir tezkerenin kabulüne ve Türkiye hava sahasının ABD silahlı kuvvetlerine açılmasını önleyememişti. Ama daha önemlisi bu olay, TSK içinde olduğu kadar AKP içinde de önemli tasfiyelere yol açmıştı. Hatta CHP’de 2010’da Baykal’a kurulan tuzak da bunun uzantısındaydı. Ama daha uzun vadeli sonuçlar, 2016’da içerde ABD uzantılı FETÖ darbe girişimi ve bunun kırılmasından hemen sonra hem iktidar partisi içindeki bu tür sızıntıları önlemek hem de ABD’ye güvence vermek bakımından 2017 anayasasıyla tek kişilik bir yürütme organı oluşturulması olacaktı.
2003 krizinden sonra AKP iktidarının başını korumak için “deliğe süpürmeyin kullanın” türü diz çökmeler yaşanmıştı ama daha sonra, Türkiye’nin jeopolitik öneminin kendileri için aşılmaz bir koruma zırhı oluşturacağını ve bunu emperyalizmin kampında kalarak sürdürülebileceğini zanneden iktidar kademeleri, bilhassa 2016’daki ABD destekli darbe girişimi şokunu yedikten sonra Abdülhamidvari denge hevesleriyle 2017’de S-400 alımına, ŞİÖ ve BRİCS+ ile flört etme gibi “yaramazlıklar”a da tevessül etmişti. Bunun bedeli sadece F-35 programından çıkarılmak olmadı; ABD’nin “Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası” yani “CAATSA” ilk kez bir NATO ittifakı ülkesine uygulandı. Sonrasında da Rusya’nın Ukrayna üzerinden bölgede edilgenleştirilmesi de sağlandıktan sonra iyice karıştırılan Ortadoğu (ve Suriye, Filistin) dengelerinde, Türkiye’nin karar alıcıları emperyalizmin ve siyonizmin çıkarları doğrultusuna daha kolaylıkla çekilebildi.
Şimdilerde 2003 krizi sonrasında olduğu gibi yeni teslimiyet süreçleri çalışmakta. İktidarın toplumsal tabanı daralırken, yolsuzluk dosyaları ile kriminel yargı bilançosu iyice kabarırken, iktidar mevzilerini korumak çok daha yaşamsal bir düzleme taşınmış oldu. ABD Büyükelçisinin de hemen fark edebildiği gibi, iktidar zaafa uğrayan meşruiyetini ABD, NATO ve AB’nin kollarında aramaya başladı. Artık verebileceği tavizlerin sınırı yoktu. ABD ve Trump’ın gözdesi olmaya böyle terfi edildi. Emperyalizmin ve siyonizmin İran’a müdahalesine ciddi bir karşı çıkışta bulunmak bir yana, emperyalist saldırılara direnen İran’ı kınayan bildirilere imza atma gayretkeşliğine böyle savrulundu. Böylece Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine bir darbe daha vurulmuş oldu.
İktidarın bir diğer dayanağı: Muhalefet sorunu
İktidar bloğunun anamuhalefet partisi CHP’ye ısrarlı ve acımasız bir saldırı içinde olduğu bir gerçek. Bunu her türlü yargı skandalına başvurarak, gerektiğinde Anayasa dahil yürürlükteki hukuk kurallarını bile hiçe sayarak sürdürdüğü de apaçık olgular. Peki sürekli savunmaya itilen ve iktidara yürüyüş programını gündeme taşıyamayan (böyle bir programın varlığı ve içeriği konusunun çok sorunlu ve tartışmalı olmasını bir yana bırakırsak) anamuhalefetin hiç mi kusuru yok?
Kimi belediyelerdeki yaramazlıkları bir yana bırakalım. Bunların iktidar belediyelerindekilere kıyasla belki lafı bile olmaz. Zaten en kirli olanlarının CHP’den AKP’ye kolayca transferi bile bunun kanıtını oluşturabilir. Buna rağmen, böyle bir kuşatma altında olduklarının bile bilincine varamayan, son olarak Bolu ve Uşak’ta görüldüğü gibi iktidara her türlü fırsatı sunan CHP’li belediye başkanlarını görünce, Cumhuriyetin kurucu partisinin sadece kurucu ilkelerinden uzaklaşmış olmadığını, bir siyasi parti olmanın temel ölçütlerini bile karşılayamadığını, kimi belediye yöneticilerinin seçiminde inanılmaz hatalar yaptığı görmek doğrusu sadece seçmenleri bakımından değil toplumun geneli bakımından da moral bozucu olmakta.
Bu arada iktidarın asıl yaptığı, muhalefet belediyelerini çoğunluğu asılsız suçlamalarla iş göremez ve başarısız duruma düşürmek kadar halkın gözünde bunları mekruh, kirli göstermek ve böylece dayandıkları siyasi partinin merkezi iktidarı yönetmeye layık olmadığını kanıtlamak çabası oluyor. Şimdilerde “bölgedeki bu fırtınalı günlerde bunlar mı ülkeyi salimen yönetebilir yoksa deneyimli Erdoğan/AKP iktidarı mı?” sorusu etrafında bir kamuoyu oluşturmaya çalışmaları bunun belirtisi. Tam da ülkeyi ve TSK’yı ABD ve NATO’nun en güvenilir unsurları durumuna getirmek için çırpınan bir iktidar açısından bulunmaz fırsatlar bunlar.
Tabii bu fırsatların daha büyüğünün de yedekte tutulduğunu unutmadan. CHP’nin 2023 kurultayının “mutlak butlan” hükmüyle hukuken geçersiz sayılması tehdidi halen “Demoklesin kılıcı” gibi sallanmaktadır. İhanet kotası da her an devreye sokulabilecek kıvamdadır.
İktidar medyasında dünkü (30 Mart Pazartesi) ortak ısmarlama haberin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanını hedef alması da göstermektedir ki, 2027’de olması artık kesine yakın olan seçimlerde Erdoğan’ın karşısına kazanacak herhangi bir adayın çıkabilmesinin önü tamamen kesilmek istenmektedir. Türkiye’de seçimlerin hiç yapılmaması seçeneği siyasetin gündeminde olamaz. Hem iç hem dış meşruiyet koşulları buna izin vermez. Ama seçimlerin adil ve eşit koşullarda yapılmasını iktidara dayatacak hukuksal, siyasal ve toplumsal dayanaklar giderek zayıflamaktadır. Bunda muhalefetin de ciddi sorumluluğu bulunmaktadır.
Cumhuriyet düşmanlığı kardeşliği
Cumhuriyete tarihi karşıtlıklarıyla bilinen siyasal İslamcıların, devleti ele geçirmek bakımından sadece bakanlıklarla yetinilemeyeceğinin bilincine ta başından itibaren sahip oldukları bir sır değil. Bu bakımdan askeriye ve adliye (kritik yargı kadroları ve üst yargı) öncelikli hedefleri oldu. Kitle örgütleri yönetimlerini, işçi, memur sendikalarını, çiftçi örgütlerini, mümkünse meslek örgütlerini ele geçirmek, gene oluruna bırakılamayacak hedeflerdendi. Bu uğurda devletin içine kendilerinden önce çöreklenmiş ve kendileri sayesinde ağlarını daha da genişletmiş Fethullahçı çeteden de çok yardım aldıkları biliniyor.
Bunun tezahürleri artık her an görünür duruma gelebiliyor. Örneğin iktidar partisinin yargı kolu başkanları gibi iş gören Adalet Bakanı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve benzerleri yanında iktidarın sendika kolu bürokratları gibi faaliyet gösteren memur/işçi konfederasyonlarının yönetimleri de iktidardan en çok iltifatı hak etmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Bunlardan en ileri gideni, dün basına yansıyan açıklamasıyla Cumhuriyeti “100 yıllık narkoz” olarak nitelendiren Memur-Sen başkanı Ali Yalçın oldu. Bu, Türkiye’nin artık bir seçim sathı-mailine (eğik-düzlemine) girdiğinin alâmeti de sayılabilir. Bunların koltuklarını korumak için AKP iktidarına yapışmaktan başka şansları yok çünkü.
Cumhuriyet düşmanlığında birleşenler sadece iktidarın kanatları altında makam-mevki-güç-imtiyaz-para sahibi olanlarla sınırlı değil. Buna dünden gönüllü olan liberallerimizi de unutmayalım; ki bunların da bir bölümü makam-güç vs. ikramlarından arınmış sayılmaz.
Ancak siyasal İslamcılarla Cumhuriyet düşmanlığında ve emperyalizm yandaşlığında siyaset kardeşliği yapan asıl önemli grubu, Kürt milliyetçiliği ekseninde siyaset yapanlar oluşturmakta. Şimdilerde “Türk milliyetçisi” olarak geçinen MHP’nin ekseni de önemli ölçüde buraya kaymış gözüküyor.
Tam da bu nedenlerle Türkiye’de Cumhuriyetçi ekseni güçlendirmek kritik bir siyasi pozisyon olarak öne çıkıyor. Burada gerisine düşülemeyecek asgari pozisyon Cumhuriyetin kurucu değerleri oluyor. Ama bunu ileriye taşımak ve yeni cumhuriyeti emek eksenli olarak oluşturmak şart oluyor. Çünkü ancak böylece Cumhuriyet fikri kalıcılaşabilecek ve saldırılara karşı direnç kazanabilecektir.
Sonuç olarak, iktidarın seçmen kitlesine seslenebilmek için muhafazakâr söylemi benimsemeyi, Cumhuriyet düşmanlarıyla güç birliği yapmayı değil, doğrudan doğruya emekçi kitlelere seslenmeyi, kamucu, devletçi, kalkınmacı, planlı, sosyal ve eşitlikçi bir programı benimsemeyi seçmek gerekir.
