Acele özelleştirmelerden acele kamulaştırmalara!
Sermaye iktidarının her düzenlemesi her programı sermaye sınıfına hizmet için yarışıyor adeta. AKP öncesinde de böyle ama uzun AKP döneminde aynı yönetim altında birbirine zıt uygulamalarda bile bunun başarılabiliyor olması dikkat çekici boyutlara ulaşmış durumda.
Mesele yalnızca Nebati-Şimşek dönemlerinin görece zıtlığından ibaret değil ama en yakın örnek o olduğu için belleklerde daha fazla öne çıkıyor. Olayı 2002’den itibaren de izleyebilirsiniz. Önce özelleştirme yağmasının hem büyük sermayeyi hem de onun iktidardaki komisyoncularını ihya ettiği bir ilk dönem (2004-2014) yaşandı. Gizlenen özelleştirmelerle birlikte (düşük değerli satışlar hesaba katılmadan) 100 milyar dolara yakın bir talan ekonomisi oluşturuldu. Ekonomi/sermaye 2008’e kadar bol ve ucuz dış kaynak girişleriyle de pompalandı. Yabancı sermayeye dünyanın en yüksek getirilerini sunan bir para politikası bu sürece eşlik etti. Halka da bu dönemde borçlanma “lütufları” düştü. Merkez Bankası verilerine göre 2003’te hanehalkı borçlanmasının milli gelire oranı yüzde 3 iken henüz 2013’te yüzde 23,8’e fırlayıvermişti! Düşünün ki milli gelirdeki ücret payına yakın bir borçlanma imkânı geniş halk kesimlerine sunuluyordu. Reel gelir kayıpları borçlanmayla telafi ediliyordu! Bunun yarattığı “yükselen satın alma gücü illüzyonunu” AKP dere-tepe kullandı, kendisi için siyaseten en önemli ekonomik tutunma pozisyonuna dönüştürdü.
IMF programı 2008 ortasında tamamlandıktan sonra herhangi bir programı olmayan AKP yönetimi Şimşek-Babacan eliyle örtük bir IMF programını uygulamaya, düşük gelirli kitlelere abanmaya devam etti. 2015’te artık IMF programının da sürdürülemez olduğu, dış kaynak ve özelleştirme gelirlerinin tıkandığı dönemde, iktidar gücünü elinde tutanlar faizler aşağı-faizler yukarı tahterevallisinden başka elinde araç kalmamış gibi günü idare etmeye, seçim dönemlerinde ise büyümeyi/ucuz krediyi pompalamaya devam edeceklerdi. 2016 sonrasında sermayenin sıkıştığı dönemlerde onlara yönelik ucuz kredi politikası veya açık pozisyonu olanlara Merkez Bankası (TCMB) rezervlerinin düşük kurlarla tahsisi gibi kayırmacı/seçmeci politikalardan hiçbir biçimde imtina edilmeyecekti. Bu arada Ekonomi Bakanı-Merkez Bankası Başkanı eşleşmeleri sık sık değişime uğrayacak, ama CB Erdoğan bu üçlünün değişmez siması olarak yerini koruyacaktı. Başarısızlık varsa, ona ait olmayacaktı. Kaldı ki, sermaye geneli adına başarısızlıktan söz edilemezdi. (Sermaye-içi çıkar çatışmaları ise ayrı konudur; elbette sermaye içi farklılıkları dümdüz edemeyiz).
Derken 2021 sonunda Bakan Nebati dönemi başlayacak ve enflasyon yükselme eğilimindeyken faizlerin köklü biçimde geri çekilmesi herkesi ters köşeye yatıracaktı. Gerçi Nebati-Şimşek arasında gerek alınan sonuçlar gerekse ekonomi çarklarının sermaye lehine döndürülmesi bakımından bir fark bulunmayacaktı. Erdoğan-Nebati dönemi ekonomi uygulamalarına bakıyorsunuz, sermaye kârları şahlanmış; ayrıca KKM ile yüksek tasarruf sahibi varlıklı kesimlere ciddi gelir transferleri yapılmış. Erdoğan-Şimşek döneminde yeniden örtük IMF politikalarına dönülürken sermaye -özellikle düşük kurlarla döviz cinsinden borçlanabilen büyük sermaye- gene semirtilebilmiş. KKM ise 2,5 yılda ancak........
