Anlatıcı ve eşikteki özne
Öykü ve roman sanatında anlatıcının konumu, hikâyenin estetiğini belirleyen temel birimlerin başında gelir. Hikâyeyi anlatan karakterin dünyayı yorumlama tavrı, olay akışıyla dil atmosferini biçimler. Anlatıcı karakter, yazarın söz elçisidir; bir maskenin ardından konuşur. Seçtiği insanlık sahnesinden göstermeyi istediği olay ve durumları inşa ederken bu söz elçisi dile gelir. Sözcükleri, cümleleri, cümlelerindeki vurguları sınıfsal konumunu yansıtır. O, bulunduğu konumdan bakarak öteki karakterlerin yapıp ettiklerini anlatır. Yaşadığı, tanık olduğu deneyimlerinden süzüp damıttığı gerçeklerle yüzleştirir okuru. Gören ve gösteren göz olarak görmenin ufkunu açmaya yönelir.
Bu karakter tamamen öz deneyimlerini anlatsa bile özne olarak yazarın kendisi değildir. Kendisiyle olası okurunun arasında, anlatıcı aracılığıyla saydam bir bölge kurar yazar. Orada yeni bir özne inşa eder. Hayatı kavrayışını, duyuşunu, ideolojik göstergelerini oraya yerleştirir. Okur ise ona işaret edilmiş anlamı yapılandırarak yeniden yazar hikâyeyi.
Henüz dünyaya gelmemiş bir tanığın gözünden bakmak; olayların dışında ama dünyaya eklemlenmek üzere olan bir bakışın eşiğinde durmak. Anlatıcıyı bir kıyı hattına yerleştirmek. Bu tür anlatılarda özne, eşikte nasıl bir konum alır?
Carlos Fuentes’in Doğmamış Kristof1 romanında eşik, anlatının kurulduğu yerdir. Kristof konuşur ama bu konuşmayı henüz dünyaya karışmamış bir bedenin mesafesinden duyar okuyucu. Anne karnındaki Kristof, görmeden bilir, bilmeden yargılar; dünyanın tarihini, siyasetini, çürümesini ve tekrarını, henüz ona dahil olmadan kavramıştır. Bu nedenle Kristof’un işlevi, konumlanmanın ifadesidir. Dışarıdan bakabilmenin sağladığı bir açıklıktadır her şey. Kristof’un varoluşu bir kararı, tercih eşiğini gösterir okura.
Carlo Collodi, Pinokyo’nun Maceraları2 kitabında insanlaşmanın eşiğinde salınan bir beden inşa eder. İhtiyar marangoz Gepetto’nun ağaçtan yonttuğu kukla Pinokyo, dünyanın kurulu düzenine ayak uydurmaya çalışır ve bu sırada sürekli tökezler. Tökezlediği her olayda itaat, ceza ve ödül mekanizmalarından geçerek biçim kazanmaya zorlanır. Bu hikâyede özne, dünyaya eklemlendikçe tamamlanır.
Fuentes ve Collodi, anlatıcıları ve henüz yaşam deneyimi olmayan karakterleri aracılığıyla görme yöntemlerini daha saf bir alana çeker. İdeoloji burada daha nettir, daha talepkârdır. Her iki yazar, o saydam bölgeye yerleştirdikleri okurundan, olaylara saf bilinçle bakıp yorumlamasını bekler. Görmeye, duymaya, kavramaya dair ilk deneyimleri okurla karakterler arasında bölüştürür. Eserlerinin klasikleşmesinde bu tavrın etkisi büyüktür.
Hollandalı yazar Tjibbe Veldkamp da Dünyayı Seven Çocuk3 romanında Fuentes’le Collodi’nin karakter inşasındaki tutumunu sürdürür. Henüz dünyada deneyimi olmayan öznenin özneleşme sürecini konu edinir yazar. Arka kapağında kitap şöyle özetlenir:
“Âdem, bir 'olası çocuk'tur. Anne babası eski bir Doğu Avrupa şehrinde karşılaştıklarında bir kıvılcım saçar ve Âdem canlanır. Sayısız olası çocuk vardır ve çoğu hiçbir zaman gün ışığını göremeyecektir. Ancak Âdem’e dair özel bir durum söz konusudur: Anne babası, ilk tanışmalarının ardından birbirleriyle temaslarını kaybetme tehlikesiyle karşılaştıklarında, Âdem hayatı için avans alır. Anne babasını yeniden bir araya getirip kendi hayatını güvence altına almak için zamanı vardır. Tüm saflığıyla yola koyulur; emin olduğu bir şey varsa o da Âdem’in dünyayı sevdiği ve yaşamak istediğidir.”
Dünyayı Seven Çocuk, var olmanın dünyaya yönelme cesaretiyle ilişkisini anlatır. Hikâyesi, “hayat neden değerlidir?” sorusuna verilen bir yanıt gibidir. Veldkamp’ın anlatısına oyun, toplumsal kırılganlık ve ontolojik merak hâkimdir. Olay örgüsünü bu üç damar şekillendirir. Henüz doğmamış bir çocuğun dünyaya duyduğu ilgiyi ve merakı merkeze alan bu hikâyede çocuk, Pinokyo’da olduğu gibi, dünyaya doğru açılan ontolojik bir özne olarak tasarlanmıştır.
Collodi, Pinokyo’nun insan olma sürecini disiplin ve hata üzerinden kurar. Kahramanın yolculuğunda ahlaki terbiye öne çıkar. Veldkamp, insan olma arzusunu sevme kapasitesiyle inşa eder. Serüvendeki bütün karmaşık düğümler sevgiyle çözülür.
Âdem’in varlığı henüz gerçekleşmemiştir; fakat, mümkündür. O, aşama aşama gerçekliğe doğru çekilir. Modern düşüncede önce bilgi, sonra değer gelir. Veldkamp’ta ise sıralama........
