menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Altın Çakal ve boşluğun poetikası - 2

21 0
10.08.2026

Altın Çakal’da1 Abbas’ın ormana doğru yürüyüşünü izlerken içinde yaşadığı dünyanın çözülüşüne de bakmıştık. Yoksulluk, haksız ölümler, babadan oğula devreden çıkışsızlık, ormanın giderek eksilmesi… İnsan hayatını yoksullaştıran düzenle doğayı tüketen düzen aynı yerde birbirine değiyordu. Fakat öykünün gücü gösterdiklerinden ibaret değil. Uğraş Abanoz, anlatıya ait bilginin bir kısmını öykünün dışına çekiyor, nedenleri açıklamıyor, ilişkileri tamamlamıyor, geçmişle şimdi arasındaki bağları bütünüyle birleştirmiyor. Hikâye ilerledikçe söylenenler kadar söylenmeyenler de ağırlık kazanıyor.

Şöyle soralım: Bir yazar hikâyeye ait bilgiyi anlatıdan çekip aldığında geriye yalnızca eksiklik mi kalır? Yoksa eksiltilen şey, yokluğuyla başka ilişkileri görünür hâle mi getirir?

Eksiltme ile boşluk arasındaki ayrım burada önem kazanıyor. Eksiltme, sanatçının yaptığı biçimsel işlemdir. Yazar açıklamayı, bir olay halkasını, görüntüyü ya da nedensel bağı siler. Boşluk ise bu geri çekilmenin ardından yapıtta açılan anlam alanıdır. Biri yokluğun tekniği, öteki o yokluğun çalışmaya başladığı yerdir.

Gösterilenle ima edilen arasındaki mesafeyi anlam üreten bir alana dönüştürmek sadece edebiyata özgü değil. Resim sanatı boşluğun etkin bir anlam zemini olduğunu çok erken dönemlerde görünür kılmıştı.

Ortaçağ’ın altın zeminlerinden Giotto’nun ortak uzamına, oradan Schiele’nin dünyadan çekilip alınmış bedenlerine uzanan uzun çizgide boşluk da tarihsel olarak anlam değiştirdi: Önce varlıkların karşılaşabileceği bir alan oldu, sonra aralarındaki bağın kopuşunu gösteren bir uçuruma dönüştü.

Uğraş Abanoz’un öykülerindeki suskunluğu anlayabilmek için önce bu boşluğun tarihine bakmak gerekiyor.

Ortaçağ batı resminde boşluk henüz dünyevi değildir. İkonaların altın zemininde figürler zamansız ve mekânsız bir kutsallığın içindedir. Yüzey, figürlerin içinde yaşayacağı ortak bir dünya kurmaktan çok onları dünyadan ayırır. Giotto’yla birlikte bu yüzey tamamen değişir. Duvarlar, kayalar, gökyüzü, birbirine çevrilen yüzler ve bakışlar resme girer. Mekân figürlerin arkasındaki fon olmaktan çıkar, ilişkilerindeki koşula dönüşür. Boşluk metafizik sonsuzluğundan uzaklaşır ve insan deneyiminin parçası olur. Henüz Brunelleschi’nin matematiksel perspektifi ortada yoktur ama Giotto, perspektif düşüncesinin zeminini hazırlayarak figürlerin aynı dünyayı paylaşabilecekleri ortak bir uzam yaratır. Boşluk artık kullanılmamış bir yüzey değil, ilişkilerin kurulduğu yerdir.

Arena Şapeli’ndeki Ağıt freskinde bunu açıkça görebiliriz. Kaya kütlesi bakışı İsa’nın ölü bedenine taşır. Fakat resmin duygusal şiddetini sadece figürlerin yüzlerinde, jestlerinde bulmayız. İsa’nın bedeniyle ona eğilen Meryem arasındaki mesafe, çevrede toplananların birbirine yönelişi, geniş gökyüzü. Hepsi yasın parçasıdır. Kompozisyonda boşluk bakışların geçtiği, bedenlerin birbirine yöneldiği, acının bir kişiden ötekine taşındığı etkin bir alandır. Figürlerin jestleri kadar aralarında bırakılan mesafe de konuşur.

Giotto ortak uzamı kurdu. Temellerini attığı perspektif Rönesans boyunca matematiksel kesinlikle güçlendi. Fakat modern çağa geldiğimizde perspektif, dünyayı güvenle kavranabilir bir bütün olarak temsil etme kudretini yitirmeye başladı. Sanat artık ortak dünyanın kuruluşunu değil, onun yitirilişini resmedecekti.

Egon Schiele’nin resimlerinde boşluk, ortak dünyanın çözülüşünü ifade eder. Onun resimlerinde dikkat önce eğrilip bükülen bedenlere yönelir. Ama ressam asıl anlamı bedenlerin etrafındaki sessizlik mührüyle damgalar. Schiele, özneyi gündelik hayata yerleştirecek nesneleri yüzeyden çekip alır. Beden, bir boşluğun ortasında tek başınadır.

Sanatçı resimlerinde izleyiciyi........

© soL