menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ayın karanlık yüzü ya da AİHM ve AKP düzeniyle ilişkileri

7 0
previous day

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Akepe rejimi arasındaki ilişkiler geçen hafta Kavala kararıyla gündeme kısa bir giriş yaptı ve muhtemelen bir sonraki karara kadar bir çekmeceye kaldırıldı.

Öncelikle mahkemenin isim ve kısaltmasından başlayalım. Dışişleri Bakanlığı kaynaklarında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) olarak geçen isim ülkemizde kimi çevrelerce İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi olarak kullanılıyor ve İHAM olarak kısaltılıyor. Yanlış demiyorum ama benim tercih ettiğim adlandırma AİHM.

1953 yılında geçerlik kazanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) uygulanmasını denetlemek üzere oluşturulan mahkemenin kuruluş tarihi 1959. AİHM Avrupa Konseyi çatısı altında görev yapıyor. Bu köşenin ve soL Portal’ın düzenli okuyucularına hakaret gibi olacak ama Avrupa Konseyi ile Avrupa Birliği farklı kuruluşlardır. Aynı şekilde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) ile AB’nin yasama organı niteliğindeki Avrupa Parlamentosu (AP) farklı ve bağlantısız kuruluşlardır.

Türkiye’de muhalif taklidi yapanlar da dahil medyanın büyük bölümünün sandığı gibi AP’de alınan kararlar AKPM’de değişmez.  Yalnız ileride değineceğimiz bağlamda akılda tutmamız gereken bir olgu şudur: 46 üyeli Avrupa Konseyi’nin 27’si Avrupa Birliği üyesidir.

Mahkemenin kuruluşu ve işleyişi de uluslararası konjonktürden bağımsız değildir. II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan iki kutuplu sistemle yakından ilişkilidir. Sermaye düzeninin “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü” ile birlikte “Mülkiyet hakkı”nı da ideolojik savaşın silahı haline getirmek amacını taşır.

Bu yüzden de AİHM’nin “Özgürlük ve Güvenlik hakkı” konusunda verdiği ihlal kararlarının genele oranı (yüzde 15) ile mülkiyetin korunmasına dair ihlal kararlarının oranı (yüzde 14) aşağı yukarı denktir. Mahkemenin ihlal kararlarının yüzde 40’ını oluşturan  “adil yargılanma hakkı ihlallerinin ise yaklaşık üçte biri de mülkiye davalarına ilişkindir. Bu durumda karşımıza şöyle bir tablo çıkar: AİHM’nin verdiği ihlal kararlarının dörtte birinden fazlası mülkiyet hakkı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkilidir.

Konuyu dağıtmak gibi olacak ama Türkiye’nin Kıbrıs bağlamında kaybettiği davaların tamamına yakını mülkiyet meselesiyle ilgilidir. Bu yüzden de bir dönem tutturduğumuz ve AİHM önünde savunma aracı olarak kullanmaya çalıştığımız “Vakıf Malları” söylemi, Osmanlı Vakıf sistemi pre-kapitalist bir mülkiyet şekli olduğundan ve piyasa mekanizmasına dahil sayılmadığından hiçbir zaman dikkate alınmamıştır.

Şimdi biraz da mahkemenin işleyişine bakalım. AİHM kararlarının ihlali halinde öncelikle para cezaları gündeme gelir. Mahkeme hem ihlale konu yerel yargılamanın yenilenmesini/düzeltilmesini hem de ihlalin yol açtığı maddi, manevi zararın tazmin edilmesini hükme bağlar.

Bu noktada, uluslararası hukuk ile ulusal hukuk arasındaki temel fark ortaya çıkar. Ulusal hukuk, kararlarını devletin cebir kullanma tekeli sayesinde uygulatabilir. Uluslararası hukuk ise böyle bir araçtan yoksundur. Uluslararası bir sözleşmenin tarafı olan ülke bu tür kararları uygulamaya kolluk gücüyle zorlanamaz. Buna karşılık siyasi ve iktisadi bir bedel ödeme ihtimalini göze alması gerekir.

AİHM’in çatısı altında görev yaptığı Avrupa Konseyi böyle durumlarda devreye girer. Konseye üye ülkelerin Bakan seviyesinde temsil edildiği Bakanlar Komitesi oy çokluğuyla (basit çoğunluk) bir ihlal süreci başlatabilir. Başlatabilir........

© soL