menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Suriye dersleri-II: 'Devrim olmayan devrim' olarak Rojava

19 13
30.01.2026

Geçen haftaki yazımda, Suriye’de cihatçı HTŞ güçlerinin SDG’nin kontrol ettiği geniş bir bölgeyi ele geçirmesiyle bir dönemin kapandığını belirtmiş ve pek çok kesim için bir muhasebe döneminin açılması gerektiğini vurgulamıştım. O yazıda, muhasebeye olmasa bile sorgulamaya HTŞ’nin başarılarını olumlayan farklı kulvarlardaki milliyetçi pozisyonları ele alarak başlamıştım.

Bugün SDG tarafının, daha doğrusu Kürt hareketinin yanlışlarına değinmek istiyorum. Kürt hareketinin Suriye politikasını eleştiren herkesi faşist olmakla suçlayan pek çok sol örgüt de bu yanlışları cansiparane savunduğu için, yazacaklarım bir siyasal koalisyonun eleştirisi olarak da okunabilir.

Son iki haftada Kürt hareketi pek çok konuda yanlışa düşmekle suçlandı. Eleştirilerin önemli bölümü yapılan jeopolitik yanlışlara dikkat çekiyordu. Özellikle Suriye’nin parçalanmasına giden yolda ABD ile birlikte hareket ederek yapılanlar haklı olarak öne çıktı.

Ben burada meseleye başka bir pencereden bakmak; Soğuk Savaş sonrası “kendi kaderini tayin hakkı mücadelesi”nin bir tür sağcılaşmaya yol açması üzerinde durmak istiyorum. Emperyalist ülkelerle kurulan ilişkilerin rasyonalize edilmesi, kavmi bir milliyetçilik anlayışının olumlanması, İslamcılıkla kurulan pragmatik ilişkinin laikliği törpülemesi, aşiretçiliğin milliyetçi ajandaya katkı yaptığı oranda güzellenmesi, vb. pek çok başlıkta sağcılaşma açık bir süreç olarak yaşandı.

Öte yandan bu sağcılaşma sürecinin orta yerinde, büyük ölçüde 1970’lerden itibaren yeni sol tarafından üretilen, Marksizmi güncelleme iddiasındaki kuramsal ve kavramsal yaklaşımlar, herkesi heyecanlandırması gereken bir yenilenme olanağı olarak sunuldu. Bu kuramsal çıkışlar sağa kayışı ideolojik olarak kolaylaştırdı. Dahası, bu yeni sol yaklaşımlardan türeyen siyasal projelerin aradığımız ütopya olduğunu kabul etmemiz istendi. Kabul etmeyenler ise basitçe taşlandı.

Bu yazdıklarımın en iyi örneklerinden biri “devrim olmayan devrim” olarak ya da yeni nesil “devrim” olarak niteleyebileceğimiz Rojava projesiydi. Yaşananlar bu projenin de çöküşünü ilan ederken hala daha bu deneyimin doğruluğu ve biricikliğini kabul etmemiz gerektiğine ilişkin “sol” analizlere rastlayabiliyoruz.

Öncelikle şunu vurgulayayım: Rojava’yı “devrim olmayan devrim” olarak nitelememin altında çok basit bir gerçek yatıyor. Marksistler için devrim ancak mülkiyet ve dolayısıyla üretim ilişkilerinin dönüşmesinin önünü açan büyük siyasal ve sosyal dönüşümler için kullanılan bir kavram. Bu çok temel, kolay anlaşılır, muğlak olmayan, şık görünsün diye kuramsal retoriğe bulamamız gerekmeyen; iki artı iki kadar açık bir tanım.

Bu bağlamda basit bir gerçeğe işaret etmek isterim: Rojava Anayasası ya da liberal toplumsal sözleşme kuramına atıfla Rojava Toplumsal Sözleşmesi olarak kabul edilen metin uzun uzadıya azınlık haklarından, çoğulculuktan, cinsiyet eşitliğinden bahsettikten sonra 41. maddesinde özel mülkiyet hakkını güvence altına alır.

Bu tanıma rağmen siyasi hareketler eski düzenin bağrında yepyeni bir siyasal deneyimi hayata geçirdiklerinde bunu “devrim” olarak tanımlayabilirler mi? Marksist kuramın objektif tanımı olarak tanımlayamazlar; daha geniş manada ise tabii ki tanımlayabilirler. Sonuçta gündelik hayatta “teknoloji devrimi”, “yapay zeka devrimi”, vb. gibi pek çok tamlamada geniş anlamıyla devrim kavramının........

© soL