menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bas’bayağı akustik bir uğultu: Estetize şiddet

39 0
26.04.2026

Şiddet aklıselimin, kelimelerin iflas ettiği “sözün bittiği yer” değil, sözün bizzat kendisi çoğu örnekte. İfade biçimi, “mesaj”ın ta kendisi; tonuyla, frekansıyla, yankısıyla da gündemi kaplayan bas’bayağı akustik bir abluka, uğultu.

Söz söyleme hakkının da gaspı. Hakikatin de… Zaten 1 0’a sıkışan daracık “ifade özgürlüğü”nü fiziksel, dijital işgaliyle, tehdidiyle iyice daraltan, otosansürü refleksleştiren bir kuşatma. Kelimeler, cümleler bir köprü değil duvar.

Bir döngü; şiddetin yaygınlaşması, sıradanlaşması, kutuplaştırma, normalleştirme, meşrulaştırma, alıştırma, özendirme… “Dönme Dolap”a hangi kapıdan girdiğin bile belirsiz. Bu baş döndürücü ortamda çıkış kapısını bulmak da kolay değil.

Sosyal medyanın, haberlerin, siyasetin, her perdeden linç kültürünün, o katı “kutsal”ların şiddetli diliyle her an üretiliyor. Sokakta, ekranlarda, her yerde, her vesileyle, her türlü ifadesiyle karşımızda. Bir ürün olarak “satan” pazarıyla, estetize edilen şiddetle “büyüsü” de etkili.

Şiddetin estetize edilmesi

Şiddetin kültürel, sanatsal sembollerle, geleneklerle¸ ritüellerle paketlenerek estetize edilmesi, hatta kutsanması ilk taşı atan insanın tarihi kadar eski aslında. Şiddet “seyirlik” kıvama gelince, sıradanlaşması, hatta meşrulaşması süreci de seyrini toplumsal, kültürel, siyasal bir tür ortaklık zemininde sürdürüyor.

Kendi payıma, estetize şiddete ta çocukluğumdan -usulca- tanığım. Bunda çocukluğuma haftada iki gün damgasını vuran “sinema günleri”ndeki yabancı filmlerin de payı büyük olmalı. Yaşadığımız semt nedeniyle o günlerde hayatın yüz yüze yansımalarından, “sınırlı” toplumsal iletişim araçlarına dayanan haberlerden çok sinemalarda tanık oluyoruz zira. Henüz…

Dev prodüksiyonlarıyla üç, üç buçuk saat boyunca nefes nefese izlediğimiz tarihi filmlerden “Ben-Hur”un, “Spartaküs”ün, bazı kovboy filmlerinin şiddetli sahnelerini bugün bile hatırlıyorum mesela. Teknolojinin gelişmesiyle öyle filmlerin daha kanlı canlısı, besbeteri, yeniden çevrimiyle de karşımda üstelik. Hafızayı tazelerken, yenilerini de biriktiriyor, “geliştiriyor”, çeşitlendiriyor.

21. Yüzyıl şiddet festivali

Efsanesi M.Ö. 70’lere dayandırılan Spartaküs’ün 2010’da “Kan ve Kum” adıyla bir dizi olarak yeni uyarlaması, 21. Yüzyıl’da her yönüyle estetize şiddet festivali misal. Reytingini üç sezon boyunca sürdüren dizinin hâkim rengi kan kırmızısı… Kumu, toprağı kanlı zaten. Dijital efektlerle her fırsatta ekranı kaplayan, ağır çekimle havada süzülen kanın parlaklığı göz kamaştırıyor!

En “göz alıcı” şiddet sahnelerinin ağır çekimle detaylandırılmasıyla, kanın koreografik dansıyla da şiddet pornografisi. Sahnelerin finalinde “kılıç”ın, “mızrak”ın -yakın çekim- vücuda girişinin kanlı estetiğiyle doruğa ulaşıyor.

Yerlisi güldüren, “ballı” şiddet

Çocukluğumun açık hava sinemalarında ulusal kahramanlıkların, savaşa, kavgaya, ölüme kahkahalarla giden delikanlılığın tarihini de izliyoruz tabii. İşin içine cesaret, genetik kahramanlık girince şiddet de şart. Ama çoğu şiddetli komedi… Hasımlarını gülerek, alay ederek, kahkahalarla dövenlerle de güldüren şiddet.

Yabancı filmler kadar sahici de gelmiyor. Yeşilçam “Renkli” günlere geçtiğinde kanın rengini, kıvamını tutturmak bile mesele. Kıvamı koyulaştırmak için kan rengi boyaya bal katıldığını okuyorum arşivlerden. Perdedeki de bal gibi şiddet…

Bu mevzuda gözümün önünden bir film şeridi gibi geçen çocukluğumda “West Side Story”nin yeri de farklı. “Romeo ve Juliet”i 364 yıl sonra balkonlardan yangın merdivenlerine, arka sokaklara çıkaran yapım, daha ilk karelerindeki estetik ambalajıyla, notasıyla şiddet güzellemesi.

Şiddeti besteleyen, çetelerin ölümcül kavga dövüş enstrümanlarını, ritüellerini müziklerinin tekrarlayan ana ritimleri, perküsyonu, dansları arasına yerleştiren, markalaştıran görkemli bir “Müzikal” zira. Sözünden öte “ses”iyle, o sesin yayılması, yankısıyla şiddet sahne akustiği…

Ankara sinemalarında 60’ların ikinci yarısında gösterime giren bir “gençlik” filmi üstelik. O yıllardaki çocukluğumuzu “ilk gençliğimiz” olarak anlamlandırmaya, tanımlamaya hevesli olduğumuz için bizim için de model. Tahta kılıç kalkanla canlandırdığımız filmler gibi de değil, sahici. Gözümüzün önündeki “canlısı” ile de gerçek.

Çifte kavrulmuş “asi gençlik”

 James Dean’in o efsane “Asi Gençlik”ine de (1955) yetişen bazı abilerimiz için bu iki........

© Serbestiyet