Kürtlerin Üç Hali
Türkiye’de yaşayan Kürtleri tek bir siyasal, kültürel veya sosyolojik blok gibi okumak, tarihsel gerçeklikleri ve bugünün toplum yapısını eksik kavramaktır. Kürt kimliği ortak bir etno-kültürel mensubiyete işaret etse de bu gerçeklik şehir, sınıf, göç, çatışma, aşiret ilişkileri, eğitim, kuşak farkı ve metropolleşme gibi faktörlerle farklı şekillerde yaşanmaktadır. “Kürtler ne düşünüyor veya ne istiyor?” sorusu yanlış bir soru olmakla beraber, bu soruya alınan cevaplar da sağlıklı değildir. Sorulması gereken soru “hangi Kürtler, hangi toplumsal konumda ne düşünüyor ve ne istiyor?” olmalıdır. Yazımızda, mevcut durumu daha iyi anlayabilmek adına farklı tarihsel deneyimler ve konumlar üzerinden şekillenen üç temel sosyolojik hali inceleyeceğiz.
Birinci hal, yaklaşık yarım asırlık çatışma süreci ve zorunlu göç olgusunun doğrudan ya da dolaylı biçimde etkilediği yerlerde aşırı siyasallaşan Kürt sosyolojisidir. Diyarbakır, Hakkari, Van, Mardin, Batman gibi merkezler ve bunların çeperlerinde oluşan hafıza, yalnızca etnisite üzerinden değil; kayıp, göç, güvenlik politikaları, yoksulluk, dışlanma ve kolektif mağduriyet duygusu üzerinden de şekillenmiştir. Aile hikayesi, cezaevi tecrübesi, köy boşaltmaları, faili meçhuller, işsizlik ve kent yoksulluğu siyasal bilinci besleyen ana kanallardır ve siyasallaşma yaşamın doğal bir parçası haline gelmiştir.
Bu gruba dahil olanları da tek tip olarak görmek hatalı bir yaklaşım olur. Çatışmadan etkilenmiş merkezlerde aynı anda radikal siyasal tutumlar, muhafazakarlık, devlet ve örgüte mesafeli bir pozisyon, bütünleşmeden yana tavır, ekonomik pragmatizm ve özellikle gençlerde kültürel hak merkezli yeni bir dil ve davranış kalıpları görülebilir. Yani siyasallaşma her zaman aynı partiye oy verme ve ideolojik hatta durma veya aynı örgütsel aidiyeti taşıma anlamına gelmez. Buradaki ortaklık, gündelik yaşamın çatışma süreçleri tarafından derinden etkilenmesi ve toplumun artık yorulduğu gerçeğidir. Bu yorgunluk, yalnızca çatışmadan değil, hayatın sürekli siyaset üzerinden şekillenmesinden de kaynaklanmaktadır.
Bu bölgelerde siyaset, çoğu zaman ekonomik programlardan veya yönetim tartışmalarından daha çok aidiyet ve duygusal temsil meselesi olarak yaşanır. Elli yıllık çatışma süreci boyunca oluşan hafıza, birçok insan için seçim sandığını yalnızca demokratik bir tercih alanı değil; aynı zamanda varlığını görünür kılma, tanınma ve kendini ifade etme alanı haline getirmiştir. Bu nedenle verilen oyların önemli bir kısmı parti programlarından ziyade duygusal bağlılık, kolektif hafıza ve temsil hissi üzerinden okunmalıdır.
İlginç olan, aynı bireylerin seçim döneminde yüksek siyasal mobilizasyon gösterirken kısa bir süre sonra ekonomi başta olmak üzere gündelik sorunlarını her şeyin önüne koyabilmesidir. Siyasal taleplerden ziyade ülkedeki herhangi bir sıradan birey gibi çocuklarının iyi eğitim almasını, ekonomik olarak rahatlamayı, güvenli bir hayat sürmeyi, iş bulmayı, ev sahibi olmayı veya yılda birkaç gün tatil yapabilmeyi istemektedirler. Bu durum, belirli zamanlarda insanların çoğunda ortaya çıkan siyasal davranışların tamamen ideolojik değil; büyük ölçüde duygusal ve tarihsel bir bağ üzerinden şekillendiğini göstermektedir. Fakat uzun yıllar boyunca çatışma, güvenlik politikaları ve tanınma tartışmalarıyla çevrelenmiş bir psikoloji içinde yaşayan toplumlarda, gündelik yaşam beklentileri çoğu zaman siyasal atmosferin gölgesinde kalır. Burada siyaset, hayatın sınırlarını çizerek, psikolojik iklimi belirleyen temel unsur haline gelir.
Aşırı siyasallaşmış ortamlarda uzun süre yaşayan insanlar, kendilerini kültürel olarak görünmez veya eksik temsil edilmiş hissedebilirler. Oysa bireyler kendi dillerini, müziklerini, kültürlerini, gündelik yaşam pratiklerini doğal bir biçimde ifade edebildiklerinde, siyaset zamanla hayatın merkezinden çekilmeye başlar, ifade alanı genişler ve insanlar varlıklarını siyasal reflekslerle savunma ihtiyacı hissetmezler. Kültürel görünürlük ve kabul arttıkça, kimliğini kanıtlama ihtiyacı azalır ve yerini normalleşmiş bir vatandaşlık ilişkisine bırakır. Siyasallaşmanın çözülmesiyle birlikte insanlar sürekli gerilim içinde yaşamak yerine enerjilerini eğitim, ekonomi, kariyer, sanat, aile hayatı ve bireysel gelecek planlarına yönlendirmeye başlar.
İkinci hal, daha çok kültürel Kürt bölgeleri olarak adlandırabileceğimiz Şırnak, Bingöl, Bitlis, Adıyaman, Şanlıurfa, Mardin’in kırsal çevreleri ve daha çok dağlık olmayan bölgelerde görülen geleneksel yaşamdır. Kürtlük çoğu zaman modern siyasal ideolojiden önce dil, aile, aşiret, din, mezhep, akrabalık, yerel otorite ve kültürel süreklilik üzerinden yaşanır ve karar alma süreçlerinde bu yapıların etkinliği ilk gruba göre daha fazladır. Siyasal tercihler sadece kimlik üzerinden değil; aile geleneği, dini aidiyet, aşiret dengesi, yerel çıkarlar, devletle ilişki, ekonomik beklenti ve güvenlik algısı üzerinden şekillenir. Bu nedenle aynı kültürel yapı içinde bir aile güçlü biçimde muhafazakar, bir başka aile Kürt siyasal hareketine yakın, bir başkası ise tamamen pragmatik ve hizmet odaklı davranabilir.
Eğitim, dijitalleşme, mobilizasyon ve ekonomik hareketlilik geleneksel yapıları aşındırmaya başlamıştır. Üniversiteye giden gençlerin sayısının artması, sosyal medyanın kültürel sınırları tahrip etmesi, büyük şehirlere gidip gelenlerin........
