İsrail’in Filistinli mahkumlar için çıkardığı yeni idam yasası: Hukukun çöküşü ya da kadim ahlâkın iflası
Başbakan Netanyahu’nun destek verdiği, aşırı sağcı Bakan Itamar Ben-Gvir’in ise “tarih yazdık” sözleriyle mecliste şampanyalarla kutladığı bu düzenleme, Filistin Yönetimi ve insan hakları örgütleri tarafından sert biçimde eleştirildi. Yapılan değerlendirmelerde, yasanın Filistinliler için ayrı bir hukuk hattı oluşturduğu, temel hak ve özgürlükleri ihlal ettiği ve uluslararası hukuk açısından son derece ağır sorunlar doğurduğu özellikle vurgulanmıştır.
Yeni yasa: Cezadan öte işgali derinleştiren bir siyasî mekanizma
İsrail Meclisi’nin kabul ettiği idam yasası, sıradan bir ceza yasası değişikliği değil; işgal altındaki bir halkın hukuk eliyle daha ağır, daha sistematik ve geri dönülmez biçimde bastırılmasının yeni bir aşamasıdır.
Bu yeni yasa, Batı Şeria’daki askerî mahkemelerde yargılanan Filistinliler için idamı fiilen mümkün, belirli şartlarda ise zorunlu hâle getirirken; benzer fiilleri işleyen ve bizzat bazı İsrailli siyasetçilerin ifadesiyle “Yahudi teröristler” olarak nitelenen “yerleşimciler”i bu yasanın dışında bırakmak suretiyle, aynı coğrafyada iki ayrı insanlık, iki ayrı hukuk ve iki ayrı ceza anlayışı tesis etmektedir.
Bu sebeple mesele yalnızca ölüm cezasının geri getirilmesi değildir; asıl mesele, hukukun etnik ve siyasî aidiyete göre işleyen seçici bir infaz aracına dönüştürülmesidir. Böylece hukuk, adaleti tesis eden bir ilke olmaktan çıkarılmakta; işgali tahkim eden, ayrımcılığı derinleştiren ve siyasî intikamı kurumsallaştıran bir devlet aygıtına dönüştürülmektedir.
Nazi Eichmann istisnasından Filistinli mahkumlara: İdamın seçici dönüşü
İsrail’in hukuk tarihinde idam cezası son derece istisnaî bir uygulamadır. Fiilen yalnızca 1962’de Nazi suçlusu Adolf Eichmann’ın infazında başvurulan bu cezanın bugün yeniden gündeme getirilmesi, genel bir ceza siyaseti değişikliğinden çok, Filistinlileri hedef alan seçici bir cezalandırma stratejisine işaret etmektedir.
Başka bir ifadeyle İsrail, onlarca yıldır fiilen terk ettiği bir cezayı, evrensel ceza hukuku ilkeleri doğrultusunda değil, işgal altındaki bir halka karşı yeniden işlevselleştirmektedir. Bu durum, yasanın güvenlik veya hukuk gerekçesiyle değil; siyasî intikam, etnik ayrımcılık ve cezalandırmayı kimlik temelinde yeniden tanımlayan bir tahakküm mantığıyla çıkarıldığını göstermektedir.
Tam da bu sebeple söz konusu yasa, hukuku ırkçı ve dışlayıcı bir ideolojinin emrine veren; insanı aidiyetine göre ayıran, cezayı da siyasî ve etnik kimliğe göre uygulayan bir zihniyetin ürünüdür.
Batı Şeria’daki askerî mahkemeler: Adalet kurumlarından ziyade Siyonist ajandanın noter şubeleri
Bu yeni yasa, bir hukuk boşluğunda ortaya çıkmış değildir; aslında yasa 1967’den bu yana sistematik biçimde inşa edilen bir askerî yargı tahakkümünün üzerine oturmaktadır.
Görünüşte mahkeme, savcı, hâkim ve usul gibi modern yargı araçlarını kullanan bu yapı, gerçekte adalet üretmek için değil; işgali kurumsallaştırmak, Filistinlileri baskı altında tutmak ve özgür bir halkı sindirip siyasî olarak teslim almak için tasarlanmış bir tahakküm aygıtı olarak işlemektedir.
Bu yapısal çürümenin en somut ve sarsıcı kanıtı, mahkemeler kararlarının istatistiklerinde görülmektedir. İsrail’deki insan hakları örgütü Yeş Din’in (Hukuk Var Derneği) bir raporuna göre, 2006 yılında Batı Şeria’daki askerî mahkemelerde karara bağlanan 8.854 davanın yalnızca 26’sında beraat kararı verilmiş olması, yaklaşık ,7’lik mahkumiyet oranıyla, adaletin değil neredeyse otomatik mahkumiyet üreten bir sistemin işlediğini göstermektedir.
Merkez İstatistik Bürosu verilerinde de, Filistinlilere ilişkin beraat ve suçlamaların düşürülme oranının son derece düşük seviyelerde seyrettiği belirtilmektedir. Bu tablo, münferit yargı hatalarıyla ya da tesadüflerle açıklanamayacak kadar sistematik, yerleşik ve yapısal bir adaletsizliğe işaret etmektedir.
Böyle bir tabloda sorun, yalnız tek tek hâkimlerin tavrı ya da bazı hatalı dosyalar değildir; sorun, adaleti fiilen bir cezalandırma bandına dönüştüren yapının bizatihi kendisidir. Beraatin neredeyse istisnaî bir sapmaya dönüştüğü bu ortamda mahkemeler, hakikati araştıran bağımsız merciler olmaktan çıkmakta; önceden kurgulanmış cezaları onaylayan ve işgal kaynaklı hukuksuzluğa “meşruiyet” görüntüsü kazandıran birer noter makamına dönüşmektedir.
Dolayısıyla yeni idam yasası, zaten ağır biçimde zedelenmiş olan yargı düzenini daha da sertleştirmekte; hukukun koruyucu niteliğini tamamen tasfiye ederek onu doğrudan infaz üretmeye elverişli bir siyasî araca dönüştürmektedir.
İsrail mahkemeleri: Filistinliler için cezayı otomatiğe bağlayan tasfiye mekanizmaları
İsrail yargı sisteminin Filistinlilere yönelik adaletsizliği, yalnızca mahkumiyet oranlarında değil, yargılamanın mahiyetinde ve işleyişinde de açıkça kendini göstermektedir. Yeş Din’in (Hukuk Var Derneği) raporlarına göre, tutukluluğun uzatılmasına ilişkin birçok duruşmanın ortalama iki dakikadan kısa sürmesi, hatta bazı oturumların bir dakikadan az bir sürede tamamlanması, mahkemelerin sanığın özgürlüğünü değil, yalnızca dosya dolaşımını ve idarî rutini öncelediğini göstermektedir.
Raporlardaki tespitlere göre iddianamelerin ve soruşturma belgelerinin çoğu zaman Arapçaya çevrilmemesi, duruşmaların büyük ölçüde İbranice yürütülmesi ve tercümelerin eksik ya da özensiz olması ise savunma hakkını daha en baştan işlevsizleştirmektedir.
Kendisine yöneltilen suçlamayı dili bakımından tam olarak kavrayamayan bir zanlının, gerçek anlamda savunma yapabildiğini ileri sürmek mümkün değildir. Böyle bir düzende hukuk, şeklen varlığını sürdürse bile, ruhen, ahlâken ve adalet bakımından fiilen tasfiye edilmiş durumdadır.
Bu “otomatik tasfiye mekanizması”, adaletin tecellisi için değil, işgalin idarî ve siyasî çarklarını kesintisiz biçimde döndürmek için tasarlanmıştır. Sanığın bir hak öznesi değil, bir dosya numarasına indirgendigi bu sistemde savunma hakkı, çoğu zaman gerçek bir güvence olmaktan çıkıp bürokratik bir formaliteye dönüşmektedir.
İşkence ve baskı altında alınan ifadeler
İsrail’de Yeş Din (Hukuk Var Derneği) ve B’Tselem (İnsan Onuru Derneği) gibi insan hakları örgütlerinin raporları, adaletsizliğin henüz mahkeme salonuna girmeden, sorgu ve ifade alma süreçlerinde kökleştiğini belgelemektedir.
Çocuklar ve yetişkinler tarafından dile getirilen kötü muamele, korkutma, tehdit........
