menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Almanya göçmen gençleri kaybediyor: Bir neslin kayboluşu

26 0
27.04.2026

Almanya’da doğmuş, Alman okullarında okumuş, üniversiteyi burada bitirmiş bir göçmen kökenli genci düşünün. Ailesinin dilini bozuk konuşuyor, Almancayı ise hiçbir zaman tam anlamıyla benimseyemedi, ya da benimsemek istemedi. Sosyal çevresi büyük ölçüde göçmen kökenli insanlardan oluşuyor; çoğunluk toplumuna yani Almanlara olan mesafe, hayatı boyunca kapanmadı. Aklından şu sorular eksik olmuyor: Bu ülkeye ait miyim? Burada isteniyor muyum?

Bu sorular kişisel bir özgüven meselesi değil. Almanya’nın göçmen kökenli gençlerin yaşadığı bu aidiyet krizleri sistemin yapısal başarısızlığın bir yansıması. Ülke bu tabloyu son dönemde daha keskin biçimde hissediyor, ama çözüme dair herhangi bir çalışma yok. Ortada kaybedilen bir nesil var ve bu durum soyut bir kavram olmaktan çıktı, somutlaştı, görünür hale geldi. Belki bu gençler ülkeyi şu an için terk etmiyor. Ama burada gelecek hayal edemiyorlar. Fırsat bulsalar gidecek olanların sayısı, gidenlerin çok çok üzerinde. Ve bu, fiziksel bir göçten daha derin bir şey, zihinsel bir kopuş, aidiyet hissinin yavaş yavaş erimesi.

Bu yazıyla bu kopuşu besleyen beş kırılma noktasını ele alıyorum.

Hanau: Bir saldırı değil, bir ayna

19 Şubat 2020. Hanau’da bir bar, Kesselstadt’ta bir nargile kafe. Dokuz genç insan öldürüldü, hepsinin ortak özelliği göçmen kökenliydi. Irkçı failin manifestosu okunduğunda ortada net bir ırkçı motivasyon var. Hedefler rastgele seçilmemişti.

Hanau Marktplatz’daki Brüder Grimm Anıtı’nın altında, 19 Şubat saldırısının kurbanları anılıyor   © picture alliance/dpa | Christine Schultze   

Almanya bu saldırıyı yas tutarak karşıladı. Çiçekler bırakıldı, anma törenleri düzenlendi, siyasetçiler mikrofon önüne geçti. Ama göçmen kökenli gençlerin gözünden bakıldığında, yaşanan şey yasın çok ötesine geçiyordu. Hanau, uzun süredir sessizce taşınan bir soruyu yüksek sesle sormak zorunda bırakan bir kırılma noktası oldu: Burada gerçekten güvende miyim?

Bu soru aslında Hanau’dan önce de vardı. NSU davası yıllarca sürdü; devletin kurumsal körlüğü mahkeme salonlarında belgelendi. Halle’de bir sinagoga saldırı düzenlendi, fail canlı yayın yaptı. Ve her seferinde devletin tepkisi benzer bir ritmi izledi. Önce şok, sonra yas, ardından normalleşme. Ama göçmen kökenli gençler için normalleşme hiç gelmedi. Çünkü onlar için bu olaylar ayrı ayrı haberler değil, tek bir gerçeğin parçaları.

Almanya’da doğmuş, hayatı boyunca kendini Alman hissetmeye çalışmış bir genç için Hanau’nun asıl mesajı şuydu: Devlet bu ülkede senin gibi görünen insanların öldürülmesini engelleyemedi, engelleyemeyince de kurumsal yapısını masaya yatırmaktan kaçındı. O masa kurulmadığı sürece güven de inşa edilemiyor.

Pandemi sonrası: Görünmez kayıplar

COVID-19 pandemisi herkes için zordu. Ama “herkes için zor” ifadesi, eşitsizlikleri görünmez kılmanın en kolay yollarından biri. Kalabalık evlerde yaşayan, dijital erişimi olmayan ya da kısıtlı olan, ebeveynleri düşük ücretli ve “vazgeçilmez” işlerde çalışmak zorunda kalan ailelerden gelen gençler için pandemi, başlı başına bir kayıp dönemi oldu.

Evde eğitim sırasında bir çocuk (temsilî fotoğraf) ©Getty Images

Bu profil, Almanya’daki göçmen kökenli gençlerin önemli bir kesimini doğrudan tarif ediyor. Okul kapandığında herkesin laptopu yoktu. İnternet bağlantısı vardı ama beş kişilik bir evde kimsenin odasında sessizce ders çalışmak mümkün değildi. Öğretmenlerle ilişki koptu, sosyal........

© Serbestiyet